Araplar: Tarihin Çeperlerinden İlahi Mesajın Merkezine ve Ardından Gelecek Sorusu
İktidar, din ve medeniyet
Arapların kabilevi dağınıklıktan bir mesaj taşıyan ümmete dönüşümüne, gerilemenin nedenlerine ve bugün karşılarındaki soruya dengeli bir bakış: Medeniyet işlevi yeniden kazanılabilir mi?
Giriş: İlahi mesaj ile dağınıklık arasında bir ümmet
Şeyh Muhammed el-Gazzâlî’nin şöyle dediği aktarılır:
Araplar, İslam’dan uzak kaldıklarında, önce birbirlerini yiyecek, ardından da diğer milletler onları yiyecektir.
İster bu ifadenin sertliğine katılınsın ister ifade abartılı bulunsun, derin bir tarihsel soruya kapı açmaktadır: Arapları dağınıklıktan birliğe, çeperden etkinliğe taşıyan neydi? İslam, yalnızca aralarına giren bir din miydi, yoksa tarihsel varlıklarının yeniden şekillenmesindeki en büyük etken miydi?
Arapların İslam öncesi ve sonrasını ele almak, ne mutlak bir yüceltmeye ne de geçmişi küçümsemeye dönüşmelidir; aksine gerçekliği olduğu gibi gören ve dönüşümü gerçekleştiği biçimiyle kavrayan dengeli bir okuma olmalıdır.
Araplar, varlığı bulunmayan bir halk değildi; ancak kendilerini birleştirecek ve milletler arasında etkili bir güç hâline getirecek evrensel bir projenin sahipleri de değillerdi. Ardından ilahi mesaj geldi ve bütün gidişatı değiştirdi.
Birincisi: İslam öncesinde Araplar — birleştirici bir projeden yoksun tarihsel varlık
İslam öncesi Arapların bir tarihinin veya etkisinin olmadığını söylemek yanlıştır; zira Arap Yarımadası ve çevresi önemli krallıklara, siyasi, ticari ve kültürel deneyimlere sahne olmuştur. Bu siyasi oluşumlar arasında, Kur’an’da kraliçe ve Süleyman kıssasıyla bağlantılı olarak anılan Sebe Krallığı, Sebe’nin nüfuzunu devralan Himyer Krallığı, ticaret ve mimariyle gelişen Nabatî Krallığı, Gassânîler Krallığı ve Lahmîler Krallığı yer alır.
Dolayısıyla Araplar tarihin dışında değillerdi; ancak o dönemin Sâsânî İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu gibi büyük güçleriyle karşılaştırılabilecek, bir mesajı veya evrensel bir medeniyet projesi olan birleşik bir ümmet oluşturmuyorlardı.
İslam öncesi Arap gerçekliğinin en belirgin özelliği siyasi dağınıklıktı. Kabile, bağlılığın en üst çerçevesiydi; kabile kimliği, kapsayıcı kimlikten önce geliyor, asabiyet toplumsal birlikteliğin, siyasetin ve savaşın temeline dönüşüyordu. Küçük görünebilecek nedenlerle çatışmalar çıkıyor, fakat kan davası ve intikam mantığı yüzünden bunlar uzun yıllar sürüyordu.
Bir diğer özellik, birleştirici merkezî devletin yokluğuydu. Arap Yarımadası’nda bütün Arapları tek bir siyasi düzen altında toplayan birleşik bir otorite bulunmuyordu. Yerel nüfuz merkezleri vardı, ancak herkesi birleştiren bir proje yoktu.
Son olarak, evrensel bir mesajdan yoksun kültürel bir varlık söz konusuydu. Araplar güçlü bir dil, şiir ve hitabet, geniş çaplı ticaret ve mevsimlik panayırlar gibi önemli unsurlara sahipti; fakat kabile ve coğrafya sınırlarını aşan bir fikir taşımıyorlardı. Bu yüzden etkileri büyük imparatorluklarla karşılaştırıldığında sınırlı kaldı.
İkincisi: Tarihin tanıklığı — tarihçiler İslam öncesi Arapların durumunu nasıl tasvir ettiler?
İslam öncesi Arapların gerçekliğinden söz ederken amaç yalnızca dinî bir hüküm vermek değil, tarihsel bir tasvir sunmaktır. Nitekim bazı tarihçiler, Arapların siyasi dağınıklık ve merkezî birlikten yoksunluk içinde yaşadıklarına işaret etmişlerdir.
İbn Haldûn, devletlerin kuruluşunda ve çöküşünde asabiyetin etkisini ele almış, Arapların kabilevi yapıları gereği kendilerini bir araya getirecek daha üst bir bağa ihtiyaç duyduklarını düşünmüştür. Câhiz, Arap toplumunun fesahat, şiir ve yiğitlik gibi özelliklerinden söz etmiş, ancak onları İslam öncesinde birleşik bir devletin sahipleri olarak tasvir etmemiştir. Mes‘ûdî de Arapların çeşitliliğine ve siyasi ve toplumsal durumlarının farklılığına işaret etmiştir.
Bu tanıklıklar, Arapların değersiz olduğu anlamına gelmez; var olan potansiyelin henüz birleştirici bir medeniyet projesine dönüşmediği anlamına gelir.
Üçüncüsü: Karanlıklardan aydınlığa — Arapların kaderinde Kur’an’ın gerçekleştirdiği dönüşüm
Ardından tarihin akışını değiştiren olay gerçekleşti: Muhammed’e ﷺ vahyin inmesi. Kur’an, askerî veya maddi gücün zirvesine ulaşmış bir ümmete değil, kendisinden bir mesaj taşıyan ümmet meydana getirmek üzere dağınık bir topluma indi.
﴿وَاذْكُرُوا نِعْمَتَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَانًا وَكُنتُمْ عَلَىٰ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا﴾ (Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Birbirinize düşmanken kalplerinizi uzlaştırdı ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun kenarındaydınız da sizi ondan kurtardı.) [آل عمران: ١٠٣]
Ayet, dönüşümün aşamalarını resmeder: Düşmanlıktan kardeşliğe, asabiyetten ümmete, kaybolmuşluktan ilahi mesaja. Kur’an yalnızca inancı değiştirmedi; toplumun kendisini de yeniden inşa etti.
﴿إِنَّ هَٰذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ﴾ (Şüphesiz bu sizin ümmetiniz, tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim; öyleyse bana kulluk edin.) [الأنبياء: ٩٢]
İslam’dan önce en üst bağ kandı. İslam’dan sonra ise en üst bağ ilahi mesaj oldu. Gerçek dönüşüm burada başladı.
Dördüncüsü: Güç ve hâkimiyet ırkla değil, ilahi mesajla kazanıldı
İslami yükselişi Arapların ırksal bir zaferi olarak açıklamak en büyük hatalardan biridir; zira Kur’an gücü soya bağlamamıştır.
﴿هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَىٰ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ﴾ (Müşrikler hoşlanmasa da onu bütün dinlere üstün kılmak üzere elçisini hidayet ve hak din ile gönderen O’dur.) [التوبة: ٣٣]
Ayet, hidayetten, haktan ve ilahi mesajdan söz eder; milliyetten veya ırktan söz etmez. Araplar birleştirici bir fikre, ortak bir amaca, ahlaki bir referans çerçevesine ve kabileyi aşan bir projeye sahip oldukları için başarılı oldular.
Bu yüzden ilahi mesaj da Araplarla sınırlı kalmadı; Araplar ve Arap olmayanlar onu benimsedi. İslam medeniyetinin inşasına Muhammed bin Mûsâ el-Hârizmî, İbn Sînâ, Fârâbî ve Bîrûnî gibi farklı halklardan âlimler katıldı. Böylece ilahi mesaj, Arap kökenli bir projeden geniş bir insanlık medeniyetine dönüştü.
Beşincisi: Birleştirici projeden vazgeçiş — gerilemenin başlangıcı
Tarih sürekli yükselen bir çizgide ilerlemez; yüzyıllar süren genişleme ve gelişmenin ardından zayıflama etkenleri ortaya çıktı.
Bunların ilki, ihtilafın çatışmaya dönüşmesiydi. Bazı fikrî ve siyasi ihtilaflar, ümmetin birliğini zayıflatan bölünmelere dönüştü; tartışma zaman zaman büyük amaçların önüne geçer oldu.
İkincisi, asabiyetlerin geri dönmesiydi. Alt kimlikler, kapsayıcı kimlikle yeniden rekabete girişti: Kabile, bölge, mezhep ve milliyet. Böylece birlik rekabete dönüştü.
Üçüncüsü, siyasi parçalanmaydı. İktidar bölündü, birleştirici merkezler zayıfladı ve bölünme dış müdahalenin giriş kapısı hâline geldi. Zamanla yabancı güçlere siyasi, ekonomik ve fikrî bağımlılık arttı.
Altıncısı: Araplar ve İslam — ilahi mesaj üzerinde tekel değil, özel bir tarihsel ilişki
İslam yalnızca Arapların dini değildir; ancak Arapları diğer bütün ümmetlerden daha fazla değiştirmiştir. Burada iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, İslam’ın evrensel bir mesaj olması; ikincisi, onu ilk taşıyanların Araplar olmasıdır. Dolayısıyla bu ilişki, ırksal ayrıcalık ilişkisi değil, tarihsel yükümlülük ilişkisidir.
Son peygamber Arapların arasından çıktı, Kur’an onların diliyle indi ve tebliği ilk üstlenenler onlar oldu. Ancak ilahi mesaj, onların sınırlarını aşarak insanlığı kuşattı. Bu yüzden Arapların tarihsel değeri, salt soylarına değil, emaneti ne ölçüde yerine getirdiklerine bağlı oldu.
Yedincisi: Seçilme ile imtihan arasında Araplar
Önemli bir soru hâlâ duruyor: Son peygamber neden Arapların arasından çıktı? Bu, yalnızca bir onurlandırma mıydı, yoksa bir yükümlülük mü? Kur’an metninden anlaşıldığı kadarıyla seçilme, sürekli bir güvence değil, bir sorumluluktu.
﴿وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْمًا غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم﴾ (Eğer yüz çevirirseniz yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.) [محمد: ٣٨]
Bu ayet yalnızca Araplara özgü değildir; genel bir ilkedir: İlahi mesaj kalır, fakat onu taşıyanlar değişebilir. Hiçbir ümmetin dokunulmazlığı, hiçbir halkın kalıcı ayrıcalığı yoktur; ölçüt, emanetin gereğini yerine getirmektir. Bu yüzden tarih, gücün, ilmin ve etkinliğin farklı ümmetler arasında el değiştirmesine tanıklık etmiştir.
Sekizincisi: Yitirilen rol — Arapları ne bekliyor?
Bugünün sorusu, “Geçmiş geri döner mi?” değil, “Medeniyet işlevi yeniden kazanılabilir mi?” sorusudur.
Araplar hâlâ Kur’an’ın dilini konuşanlar, ilahi mesajın doğduğu toprağın evlatları ve derin bir tarihsel etkinin sahipleridir. Ancak geri dönüş sloganlarla gerçekleşmez; Kur’an’ın merkezî konumunun yeniden tesisini, ilim ve bilginin inşasını, asabiyetlerin aşılmasını, adaletin ihyasını ve imanın bir eylem projesine dönüştürülmesini gerektirir.
İslami tasavvurda büyük fitneler ve ahir zaman olayları, iman imtihanının bir parçası olmayı sürdürür; ancak bunlar çaba gösterme, çalışma ve ıslah sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Sonuç: Ya ilahi mesaj ya da yolunu yitiriş
Araplar İslam’dan önce bir hiç değildi; İslam’dan sonra da tarih üstü bir halk olmadılar. Fakat ilahi mesaj onları dağınıklıktan birliğe, çeperden etkinliğe, kabileden ümmete taşıdı. Birleştirici fikir zayıfladığında bölünme geri döndü ve rolleri geriledi.
﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنفُسِهِمْ﴾ (Şüphesiz Allah, bir topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.) [الرعد: ١١]
Geleceği yalnızca soylar, yalnızca coğrafya veya geçmişin görkemleri inşa etmez; onu bilince dönüştüğünde ilahi mesaj, güce dönüştüğünde ilim ve eyleme dönüştüğünde iman inşa eder.
Mesele, Araplar mı yoksa Arap olmayanlar mı, Doğu mu yoksa Batı mı meselesi değildir. Asıl mesele şudur: Emaneti kim taşıyor? Adaleti kim tesis ediyor? Vahyi bir yeniden yükseliş projesine kim dönüştürüyor? Ya medeniyet işlevi yeniden kazanılır ya da yolunu yitirmişlik sahneye hâkim olmaya devam eder.
