Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Kur’an ile Gelenek Arasında Muhammed’in ﷺ Mesajı: Kavramlar Bir Özgürleşme Projesinden Mezhepçi Bir Sisteme Nasıl Dönüştü?

İktidar, din ve medeniyet

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Özgürleştirici metin ile kurumsal yapı arasındaki uçuruma dair bir inceleme: tevhid, haram, sünnet ve tefekkürün terk edilmesi.

Giriş

Peygamber Muhammed ﷺ geldiğinde, amacı yalnızca yeni ibadet ritüelleri tesis etmek değildi; insan ile yaratıcısı ve insan ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden şekillendirmeye yönelik kapsamlı bir medeniyet projesi taşıyordu. Kur’an, bir ruhban sınıfı veya mutlak bir dinî kurum tesis etmek için gelmedi; insanı insanlara ve mevcut sistemlere kulluktan kurtarmaya, bağımsız bir ahlaki vicdan inşa etmeye, toplumsal ve ekonomik adaleti sağlamaya, aklın düşünmesine ve derinlemesine kavramasına alan açmaya dayanan özgürleştirici bir mesaj olarak geldi.

Birkaç on yıl içinde Arap Yarımadası’ndaki küçük bir topluluk, evrensel bir mesaj taşıyan bir ümmete dönüştü. Ancak yüzyıllar geçtikçe siyasi iktidar mücadelesi, başka milletlerin düşüncelerinin ve eski kültürlerin sızması, İsrailiyat rivayetlerinin etkisi ve iktidarla bağlantılı bir fakihler sınıfı ile dinî kurumların ortaya çıkması nedeniyle canlılığının bir bölümünü yitirmeye başladı.

Böylece, birçok durumda Kur’an’ın kendisinden daha üstün bir başvuru kaynağı hâline gelen İslam geleneği oluştu; bu da donukluğun, mezhepçiliğin ve bölünmelerin ortaya çıkmasına yol açtı.

Birincisi: Allah Kavramı ve Sıfatları

Kur’an’da Allah insana yakındır; insanla ilişkisi doğrudandır, adil ve merhametlidir:

﴿وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ﴾ (Biz ona şah damarından daha yakınız.) [ق: ١٦]

﴿إِنَّ اللَّهَ لَا يَظْلِمُ النَّاسَ شَيْئًا﴾ (Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez.) [يونس: ٤٤]

Dolayısıyla Allah ile ilişki doğrudandır; ne bir aracı vardır ne de bu ilişkinin üzerinde bir beşerî otorite. İslam’daki özgürleşme projesinin temeli budur.

Daha sonra gelenekte ise sıfatlar, cebir ve kader, Allah’ın görülmesi etrafında felsefi tartışmalar ortaya çıktı; nihayet inanç, Kur’an’ın sadeliğinden uzak, tartışmacı bir ilme dönüştü ve özgürleşme ile ahlakın pratikte hayata geçirilmesi yerine kelami ayrıntılara odaklanılmaya başlandı.

İkincisi: Tevhid

Kur’an’da tevhid, yalnızca Allah’ın varlığına inanmak değil, Allah dışındaki her türlü mutlak otoriteden kapsamlı bir özgürleşmedir: ﴿أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا اللَّهَ﴾ (Allah’tan başkasına kulluk etmemeniz). Yani ne hükümdarlara ne din adamlarına ne paraya ne de herhangi bir dünyevi otoriteye kulluk söz konusudur.

Gelenekte ise odak noktası, tevhidin rububiyet, uluhiyet, isimler ve sıfatlar şeklinde bölümlenmesi oldu; özgürleşmenin toplumsal ve siyasi boyutu kayboldu. Bu da gündelik uygulamada özgürleşme ruhunun gerilemesine yol açtı.

Üçüncüsü: Şirk, Küfür ve Nifak

Kur’an’da bu kavramlar kimlikle değil, davranış ve ahlakla bağlantılıdır: Küfür hakkı bile bile inkâr etmek, şirk Allah’tan başkasına mutlak otorite tanımak, nifak ise ahlaki ikiyüzlülüktür.

﴿وَمِنَ النَّاسِ مَن يَقُولُ آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ وَمَا هُم بِمُؤْمِنِينَ﴾ (İnsanlar arasında, inanmadıkları hâlde “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler vardır.) [البقرة: ٨]

Daha sonra gelenekte ise bu terimler, bugün başkalarını tekfir etmenin ve mezhepsel ve cemaatler arası bölünmeleri kışkırtmanın vasıtaları olarak bilinen siyasi ve toplumsal araçlara dönüştü.

Dördüncüsü: Haram ve Mekruh

Kur’an’da haram kılınanlar azdır ve zulüm, faiz, bozgunculuk ve insanların mallarını haksız yollarla yemek üzerinde yoğunlaşır: ﴿وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا﴾ (Allah alışverişi helal, faizi haram kılmıştır).

Gelenekte ise haram ve mekruhun kapsamı büyük ölçüde genişledi; öyle ki din, birçok kişinin gözünde, toplumsal ve ekonomik özgürleşmenin ahlaki ruhundan uzak, uzun bir yasaklar listesinden ibaret hâle geldi.

Beşincisi: Din Âliminin Dönüşümü

İslam devletinin genişlemesiyle birlikte din âlimi artık hakikati arayan biri olmaktan çıkıp kurumun bekçisine dönüştü: Geleneği koruyor, iktidarı meşrulaştırıyor ve fikrî istikrarı muhafaza ediyordu. Böylece içtihat bir denetim aracına, alışılagelmişin dışına çıkmak ise düzene yönelik bir tehdide dönüştü.

Başlangıçta âlimin rolü, metni yorumlayan kişinin rolüne daha yakındı; içtihat eder, yanılır veya isabet eder, derinlemesine düşünme ve özgür tartışma yoluyla Allah’ın muradını araştırırdı. Fakat devletin genişlemesi ve iktidarla bağlantılı dinî kurumların oluşmasıyla konumu yavaş yavaş değişmeye başladı; artık kendisinden her zaman hakikati keşfetmesi değil, daha ziyade mevcut sistemi koruması bekleniyordu.

Sonuç: Din, hak ve adaleti arayan canlı bir hareket olmaktan çıkıp yüzyıllar boyunca yerleşmiş olanı koruyan donuk bir kurumsal yapıya dönüştü.

Altıncısı: İsrailiyat ve Önceki Kültürlerin Etkisi

İslam devletinin genişlemesi ve farklı halkların ve kültürlerin İslam’a girmesiyle birlikte, bazı tefsir ve tarih kitaplarına sonradan İsrailiyat adıyla anılan rivayetler sızdı. Bunlar, Yahudi ve Hristiyan geleneklerinden alınmış kıssalar ve anlatılardı. Zamanla bu rivayetler halkın dinî bilincine sızmaya başladı; öyle ki birçok insan bunların dinin kendisinin bir parçası olduğunu düşündü.

Bu olguyla bağlantılı en önde gelen isimlerden biri Kâ‘b el-Ahbâr’dır. Yemenli bir Yahudi olan Kâ‘b, daha sonra Ömer b. Hattâb döneminde Müslüman olduğunu ilan etmiş ve Yahudi geleneğinden çok sayıda rivayeti yeni oluşan İslami çevreye aktarmasıyla tanınmıştır.

Bu rivayetler çoğunlukla doğrudan şer‘î hükümlerle ilgili değildi; peygamber kıssaları ve onların hayatlarının ayrıntıları, belirsiz tarihsel olaylar ve bazı ayetlerin açıklamaları etrafında şekilleniyordu. Ancak sorun bunların yalnızca aktarılması değil, yeterince incelenmeden bazı tefsir ve dinî kıssa kitaplarına yavaş yavaş sızmasıydı; bu da beşerî rivayetlerin Kur’an söylemiyle karıştırılmasına kapı açtı.

Bu nedenle daha sonra İbn Teymiyye ve İbn Kesîr gibi bazı âlimler bu olguya karşı uyarıda bulunmuş; bu haberlerin birçoğunun vahyi anlamak için kaynak kabul edilemeyeceğini ve son derece ihtiyatlı okunmaları gerektiğini vurgulamıştır.

Yedincisi: İsrailoğullarıyla İlişki

Kur’an, İsrailoğullarının bazı tarihsel tutumlarını eleştirirken, özellikle hakkı bildikleri hâlde gizlemeleri, metinleri dünyevi çıkarlar uğruna tahrif veya tevil etmeleri ve yeni ilahî mesajlara karşı haset duymaları gibi konularda açık ve doğrudan bir üslupla konuşur:

﴿وَدَّ كَثِيرٌ مِّنْ أَهْلِ الْكِتَابِ لَوْ يَرُدُّونَكُم مِّن بَعْدِ إِيمَانِكُمْ كُفَّارًا حَسَدًا مِّنْ عِندِ أَنفُسِهِم﴾ (Kitap ehlinden birçoğu, içlerindeki haset yüzünden, iman etmenizden sonra sizi yeniden inkârcılara dönüştürmeyi arzuladı.) []

Burada Kur’an’ın mesajı etnik bir çatışmadan değil, dinî hakikatin tekelleştirilmesi etrafındaki epistemik ve tarihsel bir çatışmadan söz eder. Nübüvvetin ve kitabın İsrailoğullarından başka bir ümmete geçmesi, kendisini vahyin merkezi olarak görmeye alışmış dinî yapıyı sarsan bir olaydı.

İslam tarihinin başlangıcında ortaya çıkan birçok gerilim bu bakış açısından anlaşılabilir; zira çatışma yalnızca inançsal bir anlaşmazlık değil, dinî referans otoritesi ve vahyi yorumlama hakkının kime ait olduğu üzerine bir mücadeleydi.

Sekizincisi: Sünnetin Paralel Bir Teşri Kaynağı Olarak Ortaya Çıkışı

Kur’an, sünnet kelimesini tarihteki ilahî yasa anlamında kullanmıştır: ﴿سُنَّةَ اللَّهِ فِي الَّذِينَ خَلَوْا﴾ (Allah’ın geçmiş olanlar hakkındaki yasası). Fakat daha sonra sünnet bağımsız bir teşri kaynağı hâline gelmiş; bu da sultanlık ve din sistemini kuran fakih tabakalarının oluşmasına, zaman zaman Kur’an metninin kendisinin de üzerine çıkmasına imkân vermiştir.

Dokuzuncusu: Kur’an’ın ve Onun Üzerinde Derinlemesine Düşünmenin Terk Edilmesi

﴿وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا﴾ (Resul, “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilmiş bıraktı” dedi.) [الفرقان: ٣٠]

Terk etmek, yalnızca okumayı bırakmak değildir; derinlemesine düşünmenin, gereğince amel etmenin ve ahlaki uygulamanın yokluğu anlamına gelir. Bu da sultanlık fıkhının ve donuk geleneklerin dinî gerçekliğe hâkim olmasına imkân vermiştir.

Onuncusu: Nakil Karşısında Akıl

Kur’an, aklı kullanmayı ve düşünmeyi teşvik eder: ﴿أَفَلَا يَعْقِلُونَ﴾ (Öyleyse akletmezler mi?) ve ﴿أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ﴾ (Öyleyse Kur’an üzerinde derinlemesine düşünmezler mi?). Fakat daha sonra gelenek, naklin ve taklidin dışına çıkmayı reddeden eğilimi güçlendirmiş; bu da dinî anlayışta eleştirel düşünceyi zayıflatmıştır.

On Birincisi: İbadet Kavramları

Kur’an’da ibadetler toplumsal ıslahın aracıdır: Namaz nefsin arınması, zekât ekonomik adalet, evlilik ise toplumsal istikrardır. Gelenekte ise bunlar çoğunlukla, ahlaki ve toplumsal boyutla doğrudan ilişkisi olmayan, gündelik hayattan kopuk ritüellere dönüşmüştür.

On İkincisi: Hayatın Referans Kaynağı Olarak Kur’an

Kur’an ahlaki, ekonomik, toplumsal ve siyasi bakımdan bütünlüklü bir sistem sunar. Fakat rolü, sultanlık fıkhı, devralınan gelenekler ve dinî otorite lehine gerilemiş; bu da mezhepçiliğin, donukluğun ve bölünmelerin ortaya çıkmasına imkân vermiştir.

Sonuç

Kur’an özgürleşme, adalet ve düşünce için canlı bir projedir; gelenek ise iktidar, ritüeller ve bölünmelerle bağlantılı bir denetim aracına dönüşmüştür. Asli metin ile kurumsal gelenek arasındaki uçurum, günümüzdeki sorunların kökenidir.

Dolayısıyla her gerçek yeniden doğuş, Kur’an’ın canlı bir hidayet kaynağı olarak yeniden keşfedilmesi ve donukluk ile mezhepçilikten uzak bir biçimde toplumda fiilen hayata geçirilmesiyle başlar.