Yaratılış Felsefesi: İnsan, İdrakin Tekâmülü ve Yaratılışın Değişimi Arasında
Kur'an'ı Kendi İçinden Okumak
Soruyu bilginin yolu olarak gören, idrakin tekâmülünü, fıtratı ve Allah'ın yaratılışını değiştirmenin anlamını insanın ve işlevinin çözülmesi olarak inceleyen felsefî- Kur'ânî bir okuma.
Felsefe bir öcü değildir
Felsefe bazı dinî söylemlerde uzun süre korkutucu bir şey yahut şüpheye ve küfre götüren bir yol olarak sunulmuşsa, bu hükümden önce sorulması gereken soru şudur: Felsefe aslında nedir?
Bu araştırmada ne felsefe okullarının oluşturduğu tanımlardan ne de bazı din adamlarının felsefe hakkında çizdiği tasvirden hareket ediyorum; aksine, okullar, isimler ve mezhepler henüz yokken insanın kendisine dönüyorum.
Çünkü insan, kendisinin meydana getirmediği bir yaratılışın karşısına konulmuştur:
Gök, yer, güneş, ay, yıldızlar, su, bitki, hayvan, nefis, ölüm ve hayat.
Soru buradan başlamıştır.
Bu nedenle felsefe için önerdiğim tanım şudur:
Felsefe, insanın yaratılış içindeki varoluşunu anlama yolculuğudur; soruyla başlar, idrak, nazar, düşünme, akletme, Tadbur ve burhan arayışıyla ilerler; bilgiye, hakikate, seçime, sorumluluğa ve gayeye yönelir.
Bu anlamda felsefe, din adamının insanı korkutmak için kullandığı bir «öcü» değildir; küfürle eş anlamlı olmadığı gibi imanın hasmı da değildir.
Felsefe, insanın varoluşunu sorgulama ve yaratılış içindeki konumunu anlama edimidir.
Soru sorma hakkına sahip olan kişi zorunlu olarak imanını kaybetmez; aksine, sorunun kendisi insanın inandığı şeyi sınadığı yol olabilir.
Bu nedenle sorun, insanın soru sorması değildir.
Sorun, ona şöyle denildiğinde başlar:
Sorma.
Yahut:
Sor, fakat senin için önceden belirlenmiş sonucun ötesine geçme.
Bu araştırmanın konusuyla ilişkimiz de burada başlar.
Soru felsefesinden yaratılış felsefesine
İnsan varoluşunu yaratılışla ilişkisi aracılığıyla biliyorsa, bilgi yalnızca kitaplardan başlamaz.
İdrakten başlar:
Duyular → idrak → soru → nazar → düşünme → akletme → Tadbur → burhan → bilgi.
Ardından bilgi şunlara dönüşür:
Seçim → sorumluluk → gaye.
Burada araştırmaya ve tartışmaya açık bir varsayım olarak sunduğum «yaratılış felsefesi»nin özü budur.
İnsan, yaratılış içinde yalnızca mevcut olan bir varlık değildir; yaratılış içinde bilen, onu sorgulayan, onun üzerine düşünen, ona karşı bir tutum alan ve ardından seçimlerinin sonuçlarını üstlenen bir varlıktır.
Buradan hareketle felsefe, insanın kendi özüne daha da yaklaşır.
İdrakin bütünleşmesi
Kur'an, insanı diğer araçlarından kopuk bir akıl olarak sunmaz.
Allah şöyle buyurur:
﴿وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَالْأَبْصَارَ وَالْأَفْئِدَةَ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ﴾ (Şükredesiniz diye size işitme, gözler ve gönüller verdi.) []
Şöyle de buyurur:
﴿وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ ۚ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولَٰئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولًا﴾ (Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü işitme, görme ve gönül; bunların hepsinden sorumlu olunacaktır.) []
Ardından kalbi, kavramanın ve akletmenin mahalli kılar:
﴿لَهُمْ قُلُوبٌ لَا يَفْقَهُونَ بِهَا﴾ (Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar.) []
Şöyle de buyurur:
﴿فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا﴾ (Böylece onların, kendileriyle akledecekleri kalpleri olsun.) []
Burada «yaratılış felsefesi» içinde önemli bir varsayım ortaya çıkar:
İnsanın bilgisi belki de yalnızca akla, yalnızca duyulara yahut yalnızca kalbe değil, bu yetilerin bütünleşmesine dayanır.
İnsan görür, ardından idrak eder.
Sorar, ardından nazar eder.
Düşünür, ardından akleder.
Tadbur eder, ardından açıklıkla kavrar.
Burhan arar, ardından bilir.
Buradan hareketle süreci şöyle okuyabiliriz:
İdrak → soru → nazar → düşünme → akletme → Tadbur → basiret → burhan → bilgi.
Bu, Kur'an'ın kelimesi kelimesine bu biçimde sunduğu bir silsile değil; Kur'an kavramlarının oluşturduğu ağı tek bir bilgi sistemi içinde bir araya getirme girişimidir.
Görme ve basiret
Allah şöyle buyurur:
﴿فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُورِ﴾ (Çünkü kör olan gözler değildir; asıl kör olan, göğüslerdeki kalplerdir.) []
İnsan bir şeyi görebilir, fakat anlamını açıklıkla kavrayamayabilir.
Bir bilgiye sahip olabilir, fakat onun hakikatine ulaşamayabilir.
Aklını hesaplama ve çıkarımda kullanabilir, fakat basirete ulaşamayabilir.
Buradan hareketle bir varsayım ileri sürüyorum:
Görme, olgunun idraki olabilirken basiret, onun delaletini idrak etmeye yönelik daha derin bir yeti olabilir.
Ardından başka bir ayet, alanı daha geniş biçimde açar:
﴿سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ حَتَّىٰ يَتَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُ الْحَقُّ﴾ (Onun hak olduğu kendilerine açıkça belli oluncaya kadar, onlara ayetlerimizi ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz.) []
İnsan ufuklardan öğrenir, kendi nefsinden de öğrenir.
Dış ve iç.
Maddi ve manevi.
Yaratılış ve insan.
Bu düzeylerin etkileşiminden açıklıkla kavrama doğar.
Burada bilgi fıtrata yaklaşır.
Fıtrat: Hedef alınabilecek köken
Allah şöyle buyurur:
﴿فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا ۚ لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ﴾ (Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı fıtratı. Allah'ın yaratışında değiştirme yoktur.) []
Burada «Allah'ın yarattığını değiştirme» varsayımında önemli bir nokta ortaya çıkar.
Fıtrat Allah'ın yaratışıyla bağlantılıysa, soru şu hâle gelir:
Allah'ın yarattığını değiştirmek, bedeni ve biçimi değiştirmekten daha kapsamlı olabilir mi?
İnsanı fıtratı, işlevi, yaratılışla ilişkisi ve idrak araçlarının işleyiş biçimi bakımından değiştirmeyi de kapsayabilir mi?
Bunu ayetin nihai bir tanımı olarak değil, araştırmaya yeni bir alan açan bir soru olarak ileri sürüyorum.
İnsan aklını, kalbini ve duyularını muhafaza edebilir; fakat aralarındaki ilişki çözülürse, her bir parça varlığını sürdürürken bütün sistemin işlevi değişebilir.
Burada temel fikre ulaşıyoruz.
Allah'ın yarattığını değiştirmek: Tersine süreç
İblis şöyle der:
﴿وَلَآمُرَنَّهُمْ فَلَيُغَيِّرُنَّ خَلْقَ اللَّهِ﴾ (Onlara mutlaka emredeceğim de Allah'ın yarattığını mutlaka değiştirecekler.) []
Buradaki soru yalnızca şu değildir:
Değişecek olan şey nedir?
Aynı zamanda şudur: Değişim nasıl gerçekleşebilir?
Yaratılış, yapılanma, bütünleşme, ilişkiler ve işlevler üzerine kuruluysa, tersine süreç —bu varsayım çerçevesinde— şunlara dayanabilir:
Çözme → ayırma → ilişkiyi bozma → işlevi değiştirme → bütünleşmeyi işlemez hâle getirme.
Burada «Allah'ın yarattığını değiştirmek», yalnızca insanın biçimini değiştirmekten daha kapsamlı bir kavram hâline gelir.
Evrenin kendisi de ilişkiler üzerine kuruludur:
Gök ve yer, güneş ve ay, gece ve gündüz, su ve bitki, insan ve hayvan, insan ve yeryüzü.
İnsanın kendisi de iç ilişkiler üzerine kuruludur:
Duyular, idrak, akıl, kalp, düşünme, Tadbur, basiret ve seçim.
Dolayısıyla yaratılışın tersine süreci, bütünleşmiş olanı bozmak olabilir.
İnsan küçük ölçekli bir modeldir
İnsanı model olarak alırsak, işaret ettiğimiz sistem şöyle olabilir:
Duyular → idrak → soru → akıl → düşünme → kalp → Tadbur → basiret → burhan → bilgi → seçim → sorumluluk → gaye.
Tersine süreç ise bu silsileyi çözmeye yönelik işleyebilir:
Süslü gösterme → zihni bulandırma → soruyu zayıflatma → aklı kalpten ayırma → bilgiyi basiretten ayırma → açıklığa kavuşturmayı işlemez kılma → zanna uyma → seçimi zayıflatma.
Burada İblis’in insanın aklını ortadan kaldırması gerekmez.
Aklı kalpten ayırması yeterlidir.
İnsanı ilimden alıkoyması da gerekmez.
İlmi basiretten ayırması yeterlidir.
Seçimi ortadan kaldırması da gerekmez.
Seçimin öncüllerini etkilemesi yeterlidir.
Bu da saptırmayı, gelip geçici bir vesveseden daha derin bir hâle getirir.
Akıl ve kalp: Birbirlerinin hasmı değildir
Buradan hareketle, Kur'an’ın akıl ile kalbi karşı karşıya koyduğunu düşünmüyorum.
Aksine, şu buyruğu:
﴿فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا﴾ (Böylece kendileriyle akledecekleri kalpleri olsun.) []
Farklı bir kapı açmaktadır.
İnsanın «düşünen» bir akıl ile «hisseden» bir kalp arasında seçim yapması gerekmez.
Aksine, soru şu olabilir:
Akıl ile kalp, tek bir bilgi sistemi içinde nasıl işler?
Ayrışma meydana geldiğinde, şöyle bir insan ortaya çıkabilir:
Bilen, fakat açıklığa kavuşturmayan,
Gören, fakat basiretle kavramayan,
Düşünen, fakat Tadbur yapmayan,
Bilgilere sahip olan, fakat anlama ulaşamayan.
Burada ayırmanın kendisi, değiştirmenin araçlarından biri hâline gelir.
Haşyete götüren ilim
Allah şöyle buyurur:
﴿إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ﴾ (Kulları arasında Allah’a karşı ancak âlimler haşyet duyar.) []
Bu ayet, «yaratılış felsefesi»nin inşasında çok önemlidir.
İlim burada yalnızca bir bilgi birikimi olarak görünmez.
İlim ile haşyet arasında bir ilişki vardır.
Buradan hareketle şu güzergâh ortaya konabilir:
Nazar → bilgi → açıklığa kavuşturma → hakikati bilme → haşyet.
İnsan, hakikati üzere bilmediği şeye karşı haşyet duymaz.
Kâmil ilim, insanı yalnızca bilgilere sahip olmaktan, kendisini haşyete götüren hakikati bilmeye taşıyan ilim olabilir.
Bu anlamda, Yaratıcı’yı bilmek zorunlu olarak soruyu işlemez kılmaktan doğmaz; soru yolculuğunun tamamlanmasından da doğabilir.
Bu da bizi yeniden felsefenin tanımına götürür.
Felsefe imana karşı değildir
Eğer felsefe:
İnsanın yaratılış içindeki varoluşunu anlama yolculuğu ise; soruyla başlayan, idrak, nazar, düşünme, akletme, Tadbur ve burhan arayışıyla ilerleyen, bilgiye, hakikate, seçime, sorumluluğa ve gayeye yönelen bir yolculuk ise,
Sırf soru sormayı bir suçlama konusu hâline getirmemiz mantıklı değildir.
«Felsefe» kelimesini dinî bir hakaretmiş gibi kullanmamız da mantıklı değildir.
Felsefe insana neye inanacağını söylemez.
Ona şunları sorar:
Neden inanıyorsun?
Nasıl bildin?
Delilin nedir?
Devraldığın şey, araştırmayla ulaştığın şey midir, yoksa sana hakikat olduğu söylenen şey midir?
Burada felsefe, imanın düşmanı değil, bilgiyi sınamanın bir aracı hâline gelir.
Hatta soru karşısında ayakta kalan iman, sahibine en başından soru sorma izni verilmemiş bir imandan daha derin olabilir.
Bu nedenle felsefeyi insanın korktuğu bir «öcü»ye dönüştürmek, başlı başına, insanın yaratılış içindeki yolculuğunda ihtiyaç duyduğu en önemli edimlerden birini işlemez kılmak olabilir:
Soru sormayı.
Sorudan otoriteye
Burada başka bir noktaya ulaşıyoruz.
İnsan soru sorabiliyor, araştırabiliyor ve burhan talep edebiliyorsa, hakikati tekeline almak isteyen her otorite bir sorunla karşılaşacaktır.
Şöyle diyen otorite:
Araştır, bak, düşün; sonra ulaştığın şeyle gel
Şöyle diyen otoriteden köklü biçimde farklıdır:
Hakikat budur; nedenini sorma.
Buradan hareketle dinî bilgi, tefsiri tekelleştirildiğinde ve tefsir sahibi hakikati arayan bir araştırmacıdan hakikatin malikine dönüştüğünde, bir otoriteye dönüşebilir.
Dinî otorite ile siyasi otorite iç içe geçtiğinde bu tekelin gücü artar.
Dinî otorite, bilinci ve tefsiri denetleyebilir.
Siyasi otorite ise davranışı ve eylemi denetleyebilir.
İki otorite iş birliği yaptığında, son derece etkili bir sistem oluşabilir:
Dinî otorite insanın neye inanması gerektiğini, siyasi otorite ise ne yapması gerektiğini belirler.
Burada artık insanın soru sormasının zorla engellenmesine gerek kalmaz.
Soru sormanın kendisinin bir başkaldırı olduğu anlayışıyla yetiştirilmesi yeterlidir.
Belirlenmiş pay nerede devreye girer?
Burada «belirlenmiş pay»a ulaşıyoruz.
Belirlenmiş pay, bu felsefenin başlığı değildir.
«Allah’ın yaratışını değiştirme»nin bütünü de değildir.
Aksine, bu varsayıma göre, daha geniş bir görevin parçasıdır.
Daha geniş hedef ise şudur:
Allah’ın yaratışını değiştirmek.
Belirlenmiş pay, bu süreçten bir hisse veya bu süreç içinde bir görev olabilir.
Araçlar ise çeşitlidir:
Saptırma, kuruntuya sevk etme, süslü gösterme, emretme, zihni bulandırma, parçalama, ayırma ve insanı etkileme.
Buradan hareketle şu hat tasavvur edilebilir:
İblis → belirlenmiş pay → etkileme araçları → insan → otorite, bilgi ve davranış → soruyu ve bütünleşmeyi işlemez kılma → yaratılışı değiştirme.
Ancak Kur'an’daki modelden dinî ve siyasi otoritenin tarihine geçtiğimizde, bu son aşama bağımsız bir tarihsel araştırmayı gerektirir.
Kur'an bize temel kavramları sunar; bu mekanizmanın tarihte nasıl ortaya çıktığını kanıtlamak ise yalnızca varsayımda bulunmayı değil, vakaları, aşamaları, şahsiyetleri ve kurumları araştırmayı gerektirir.
Yaratılışın tersine işleyen süreç
Böylece tablo daha geniş bir hâl alır.
Yaratılış:
Var etme → düzenleme → bütünleşme → işlev → hayat → idrak → seçim → umran.
Buna karşılık, «Allah’ın yaratışını değiştirme» varsayımına göre:
Değiştirme → parçalama → ayırma → işlevi bozma → bütünleşmeyi işlemez kılma → idraki bulandırma → seçimi etkileme → gerçekliği değiştirme.
İnsani düzlemde:
Akıl + kalp + duyular + Tadbur + basiret
Şuna dönüşebilir:
Ayrışmış akıl + ayrışmış kalp + ayrışmış ilim + ayrışmış basiret + etkilenmiş seçim.
Bu, Allah’ın yaratışını değiştirmenin yalnızca bedenden değil, insanın yaratılış içindeki işlevinden de başlayabileceği anlamına gelir.
Soru sormak, Tadbur yapmak, seçmek ve sorumluluk üstlenmek üzere yaratılan insan; alan ama soru sormayan, itaat eden ama anlamayan, bilen ama açıklığa kavuşturmayan ve kendisi için kurulmuş bir sistemi gözden geçirmeksizin onun içinde hareket eden bir insana dönüşebilir.
Burada değişim, insani işlevin özüne isabet etmiş olur.
Sonuç: Değiştirme felsefesi karşısında yaratılış felsefesi
Eğer bu araştırmada felsefe:
İnsanın yaratılış içindeki varoluşunu anlama yolculuğu ise,
«Yaratılış felsefesi», insanı yaratılış içinde bilen, idraki bütünleşen, ardından seçim yapan ve sorumluluk üstlenen bir varlık olarak anlama girişimi hâline gelir.
Buna karşılık, «Allah’ın yaratışını değiştirme»yi; bütünleşmiş olanı parçalamayı, birbirine bağlanmış olanı ayırmayı, işlevleri değiştirmeyi ve insanı, değiştirme sürecinin bizzat bir parçası hâline gelinceye kadar etkilemeyi amaçlayan tersine bir sürece ilişkin varsayım olarak inceleyebiliriz.
Buradan hareketle «belirlenmiş pay», bu sürecin içindeki bir halka hâline gelir; felsefenin merkezi değil.
Bu okumada dinî ve siyasi otorite, kendi başına sorunun kaynağı değildir; sorun, otoritenin hakikati tekeline alması ve ardından bu tekeli soru sormanın önünü kapatmak ve seçimi denetlemek için kullanmasıyla ortaya çıkar.
İşte burada felsefe doğal yerine döner.
Felsefe bir umacı değildir.
Yeni bir din de değildir.
İmanı reddetmeye yönelik bir çağrı da değildir.
O, basitçe şudur:
İnsanın yaratılış içindeki varoluşunu anlama yolculuğu.
Soru, hakikatin düşmanı değildir.
Soru, insanın hakikat sandığı şeyi sınadığı yoldur.
Bu nedenle, belki de insanın başına gelebilecek en tehlikeli şey, araştırdıktan sonra yanılması değil, daha baştan araştırmasının engellenmesidir.
Çünkü araştıran kişi, hatasını yeniden gözden geçirebilir.
Soru sormasının önü kapatılan kişi ise yanıldığını keşfetmesini sağlayacak araca artık sahip olmayabilir.
