İslam Tarihini Yeniden Okumak: Kaynakların Kaybı ile Yeniden Yorumlama Arasında
İktidar, Din ve Medeniyet
Kütüphanelerin tahribi, yazma eserlerin taşınması, şarkiyatçılık ve matbaanın tek bir anlatıyı yerleştirmedeki etkisi üzerine bir inceleme.
Giriş
Yaygın biçimde dile getirilen “Tarihi galipler yazar” sözü büyük ölçüde hakikat içeriyorsa, bu durum bize ulaşan tarihsel anlatıların pek çoğunu yeniden gözden geçirmemizi zorunlu kılar; özellikle de söz konusu olan, medeniyeti uzun yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmüş bir ümmetin tarihi olduğunda.
Tarih her zaman olayların tarafsız bir kaydı olarak yazılmaz; aksine çoğu kez siyasi, askerî ve fikrî güçten etkilenir. Bir medeniyet yenilgiye uğradığında veya zayıfladığında, tarihi yeniden yorumlanmaya, çarpıtılmaya, hatta gizlenmeye açık hâle gelir.
Bu nedenle bazı araştırmacılar, özellikle İslam ilim merkezlerinin uğradığı yıkımı ve ardından sömürge dönemlerinde yazma eserlerin Batı’ya taşınmasını dikkate aldığımızda, İslam tarihinin edilgen bir kabullenme zihniyetiyle değil, eleştirel bir gözle okunması gerektiğini düşünür.
Bize ulaşan tarih, tablonun bütününü mü temsil ediyor? Yoksa güç ve tahakkümün etkisi altında yazılmış daha büyük bir anlatının yalnızca bir parçası mı?
Birinci: İslam Kütüphanelerinin Tahribi ve Asli Kanıtların Kaybı
Bağdat’ın 1258 Yılında Düşüşü
Hülâgû Han’ın ordusu Bağdat şehrini istila edip Abbâsî hilafetini yıktığında, şehir büyük bir tahribata uğradı. Bu istilanın en önemli kurbanlarından biri, tıp, astronomi, matematik ve felsefe alanlarında binlerce yazma eser barındıran ünlü ilim merkezi “Beytülhikme” idi.
İbn Kesîr’in “el-Bidâye ve’n-nihâye”si gibi tarihî kaynaklar, çok sayıda kitabın Dicle Nehri’ne atıldığını, hatta mürekkebin çokluğundan suyun renginin değiştiğinin söylendiğini aktarır. Sayılara ilişkin tahminler ne kadar farklılaşırsa farklılaşsın, kesin olan, Bağdat’ın düşüşünün ilmî mirasın önemli bir bölümünün kaybına yol açtığıdır.
Gırnata’nın Düşüşünden Sonra Endülüs Kitaplarının Yakılması
Gırnata’nın 1492 yılında düşüşünden sonra, Endülüs’teki İslam varlığının silinmesinde yeni bir dönem başladı. 1499 yılında Kardinal Francisco Jiménez de Cisneros, şehrin meydanlarında binlerce Arapça yazma eserin yakılmasına nezaret etti. Bu eserler tıp, felsefe, fıkıh ve dil alanlarını kapsıyordu. Bu olay yalnızca dinî bir işlem değil, yeni nesiller ile onların ilmî ve kültürel mirası arasındaki bağı koparma girişimiydi.
Trablus Kütüphanesinin Tahribi
On birinci yüzyılda Bilâdüşşam’daki Trablus şehri, İslam dünyasının en büyük kütüphanelerinden birini barındırıyordu. Ancak Haçlılar 1109 yılında şehri ele geçirdiğinde kütüphane tahrip edildi. Bazı rivayetler, kütüphanenin çeşitli ilim dallarında on binlerce yazma eser içerdiğine işaret eder.
İkinci: Sömürge Döneminde Yazma Eserlerin Taşınması
İslam mirasının kaybı eski savaşlarla sınırlı kalmadı; modern çağda da farklı biçimlerde devam etti. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Avrupa’nın sömürgeci nüfuzunun genişlemesiyle birlikte binlerce yazma eser Avrupa’ya taşındı.
Bugün İslam yazmalarından oluşan büyük koleksiyonları muhafaza eden başlıca kurumlar arasında Britanya Kütüphanesi, Vatikan Kütüphanesi ve Fransa Millî Kütüphanesi bulunmaktadır. Bu eserler söz konusu kurumlara, Doğu’daki kitap tüccarlarından satın alma, askerî seferler sırasında taşıma ve şarkiyat heyetleri aracılığıyla toplama dâhil olmak üzere çeşitli yollarla ulaştı.
Napolyon’un Mısır Seferi
Napolyon Bonapart 1798 yılında Mısır seferine çıktığında, kendisine çok sayıda belge, yazma eser ve tarihî eser toplayan onlarca bilim insanı ve araştırmacı eşlik etti. Bu malzemenin bir kısmı Avrupa’ya taşındı ve daha sonra şarkiyat çalışmalarının bir parçası hâline geldi.
Üçüncü: Şarkiyatçılık ve Tarihin Yeniden Yorumlanması
On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Avrupa’da şarkiyatçılık adıyla bilinen bir düşünce akımı ortaya çıktı. Şarkiyatçılar Arap dili, Kur’an ve İslam tarihi araştırmalarıyla ilgilendiler. Bu araştırmacıların en tanınmışları arasında Bernard Lewis, Ignaz Goldziher ve Joseph Schacht yer alır.
Bazıları önemli çalışmalar ortaya koymuş olmakla birlikte, kimi görüşleri Müslüman araştırmacılar arasında geniş tartışmalara yol açtı; özellikle İslam tarihini geleneksel anlatılardan farklı bir kültürel veya siyasi bakış açısından yorumlamaya çalıştıklarında.
Dördüncü: İslam Medeniyeti Tasvirinin Çarpıtılması
Bazı modern anlatılarda, özellikle Batı’daki bazı eski müfredatlarda, İslam fetihleri salt askerî bir genişleme olarak tasvir edilmiştir. Oysa birçok tarihî kaynak, bu fetihlerin geniş çaplı bir ilmî hareketin yanı sıra yeni idari ve hukuki düzenlerin yayılmasına da katkıda bulunduğuna işaret eder.
Hâlid b. Velîd ve Selâhaddîn-i Eyyûbî gibi tarihî şahsiyetler de tarihsel anlatılarda, askerî yeteneklerine duyulan hayranlık ile siyasi rollerine yöneltilen eleştiri arasında değişen farklı suretlerde yer almıştır. Bu durum, tarih okumasının çoğu zaman yazarın bakış açısından ve kültürel bağlamından etkilendiğini gösterir.
Beşinci: Tarih Yazımındaki Büyük Aldatmaca
Bilginin asli kaynakları kaybolduğunda, yazma eserler farklı kültürel ortamlara taşındığında ve olaylar çeşitli düşünce ekolleri aracılığıyla yeniden yorumlandığında, tarihin asli anlatıdan farklı yeni bir tasvirinin oluşması mümkün hâle gelir.
Aldatmaca her zaman doğrudan bir komplo değildir; aksine birden çok etkenin üst üste binmesinin sonucu olabilir: asli kaynakların kaybı, siyasi gücün etkisi ve araştırmacıların kültürel arka planlarının farklılığı. Zamanla bazı yorumlar, aslında tarihin yalnızca kısmi okumaları olmalarına rağmen, kamusal bilinçte “hakikatler”e dönüşür.
Altıncı: Tarihi Nasıl Yeniden Okuyabiliriz?
Muhammed b. Cerîr et-Taberî ve Abdurrahman b. Haldûn’un eserleri gibi erken dönem İslam kaynaklarına dönmek. Farklı nüshaları karşılaştırıp dil ve tarih açısından inceleyerek eski yazma eserlerin titiz bir ilmî tahkikini yapmak. Çeşitli anlatıları karşılaştırmak ve tek bir kaynakla yetinmemek. Arkeoloji ve belge araştırmaları gibi yardımcı bilimlerden yararlanmak. Tarih okumalarında Kur’an-ı Kerim’i normatif bir referans olarak benimsemek; çünkü o, kendisini tahriften korunmuş olarak niteleyen tek metindir:
﴿لَا يَأْتِيهِ الْبَاطِلُ مِن بَيْنِ يَدَيْهِ وَلَا مِنْ خَلْفِهِ﴾ (Ona ne önünden ne de ardından bâtıl gelebilir.) [فصلت: ٤٢]
Kur’an yalnızca yalın tarihsel anlatılar sunmaz; tarihi kapsamlı bir çerçevede ele alır: geçmiş ümmetlerin kıssaları aracılığıyla tarihsel boyutu; ticaret, mal ve servet dağılımında adalet gibi konuları ele alarak ekonomik boyutu; ilişkilerin düzenlenmesi aracılığıyla toplumsal boyutu; yönetim, adalet ve zulüm örneklerini sunarak siyasi boyutu; insan hayatını düzenleyen kanunlar aracılığıyla da teşriî boyutu ortaya koyar.
Bu nedenle Kur’an, anlatıları değerlendirmeye ve medeniyetlerin seyrini anlamaya yardımcı olan, değerlere ilişkin ve normatif bir referans olarak görülebilir. Çünkü olayları sırf anlatmış olmak için aktarmakla kalmaz; onları ümmetlerin yükselişini ve çöküşünü yöneten yasalarla ilişkilendirir.
Yedinci: İstanbul, Şam ve Kahire’den
İstanbul. Osmanlı Devleti’nin on dokuzuncu yüzyılda zayıflamasıyla birlikte, bazı şarkiyatçılar ve Avrupalı bilim heyetleri, Osmanlı-İslam mirasının büyük bir merkezi olan İstanbul’un kütüphanelerinden yazma eserler toplamaya başladı. Bunların birçoğu Avrupa’daki araştırma kurumlarına ve kütüphanelere taşınarak Doğu araştırmaları arşivinin bir parçası hâline geldi; bazıları satın alma veya bağış yoluyla, bazıları ise Osmanlı’nın gerileme dönemindeki denetim zayıflığı koşullarında.
Şam. Yüzyıllar boyunca fıkıh, hadis, dil ve çeşitli ilim dallarındaki yazma eserlerle dolu kütüphaneleri barındıran önemli bir ilim merkeziydi. On dokuzuncu yüzyılda bazı şarkiyatçılar bu eserlerin nüshalarını toplayıp inceleme ve tahkik amacıyla Avrupa’ya taşıdı. Bunların birçoğu, akademik çalışmaların temel kaynaklarından biri hâline gelen Batı’daki kütüphanelere ve araştırma merkezlerine ulaştı.
Kahire. Avrupa nüfuzunun artmasıyla birlikte bilim heyetleri, camilerde ve özel kütüphanelerde bulunan Arapça ve İslamî yazma eserleri toplamaya ilgi gösterdi. Napolyon’un seferi, Avrupalı araştırmacıların dikkatini bölgedeki ilmî mirasın değerine çekmeye katkıda bulundu. Bu durum daha sonra birtakım belge ve yazma eserlerin Avrupa’daki araştırma merkezlerine taşınmasına yol açtı; bunların bir kısmının tahkiki bugün hâlâ sürmektedir.
Sekizinci: Zayıflık Döneminde Yazmadan Basmaya
Modern çağa girilmesiyle birlikte bilginin korunma ve aktarılma biçiminde büyük bir dönüşüm yaşandı: el yazmalarından matbaaya geçiş. Ancak bu dönüşüm İslam dünyasında Avrupa’ya kıyasla geç gerçekleşti. Johannes Gutenberg matbaayı on beşinci yüzyılda icat etmişken, Arapça baskı ancak on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda geniş ölçekte yaygınlaştı. Bunun en belirgin örneklerinden biri Kahire’de Bulak Matbaası’nın kurulmasıydı.
Bu geçiş, İslam devletlerinin siyasi ve ilmî bakımdan bir zayıflık döneminden geçtiği sırada gerçekleşti. Bu bağlamda pek çok kitap, her zaman titiz bir ilmî tahkik sürecinden geçmeksizin yazma nüshalardan basılı edisyonlara aktarıldı; zira bazı yayıncılar kapsamlı bir karşılaştırma yapmadan sınırlı sayıda yazma nüshaya dayandı.
Matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte basılı nüsha, okuyucuların ve araştırmacıların temel başvuru kaynağı hâline gelirken, binlerce asli yazma eser dünya kütüphanelerine dağılmış olarak kaldı. Zamanla bu baskılar, metnin veya olayın birden çok aktarımından yalnızca birini temsil etseler bile, en yaygın anlatıya dönüşebilir. Eğitim kurumları öğretimde bu baskıları esas aldığında, aynı anlatı nesilden nesile aktarılarak kolektif bilincin bir parçası hâline gelir.
Sonuç: Tarihin Bütününe Sahip miyiz?
Tarih, geçmiş olayların salt bir kaydı değil, ümmetlerin bilincini şekillendiren ve kendilerine ve çevrelerindeki dünyaya bakışlarını belirleyen en önemli araçlardan biridir. Bu nedenle tarihin yazılış biçimi yalnızca ilmî bir mesele değil, çoğu zaman aynı zamanda güç, nüfuz ve fikrî etki meselesidir.
İslam mirasının yüzyıllar boyunca maruz kaldığı kütüphane tahribatına, yazma eserlerin kaybına, bunların büyük bir bölümünün İslam dünyası dışına taşınmasına ve ardından olayların farklı düşünce ekolleri aracılığıyla yeniden yorumlanmasına baktığımızda, şu soruyu sormak meşru hâle gelir: Bugün okuduğumuz şey tarihin bütünü müdür, yoksa belirli siyasi ve kültürel koşullar içinde şekillenmiş bir anlatının parçası mıdır?
Tarihsel anlatıyı biçimlendirme gücüne sahip olan, nesillerin bilincinin oluşmasında derin bir etkiye de sahiptir; çünkü insanın bugününe ve geleceğine ilişkin tasavvurunu çizen şey, geçmişi anlama biçimidir.
Bu nedenle tarihi yeniden okumaya yönelmek, yalnızca geçmişi araştırmak değil, bugünü anlamak ve geleceğe ilişkin daha dengeli bir bilinç inşa etmek için temel bir adımdır.
