Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Allah’a ve O’nun mesajlarına dönüş… Tevrat ve İncil’den Kur’an’a

İçeriden Kur’an

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Metinlerin kendisinden başlayan karşılaştırmalı bir okuma: Kitapta konuşan kimdir? Allah nasıl tanımlanır? Şeytan nasıl tasvir edilir? Vahiy nerede biter, insan anlayışı nerede başlar?

Yüzyıllardır insanlar ihtilaf ediyor: Hangi yol Allah’a daha yakındır? Hangi kitap ilk mesaja daha yakın kalmıştır? Allah’a mı uyuyoruz, yoksa insanların zaman içinde eklediklerine mi?

Bu makale, herhangi bir kimseden nefret etmeye ya da bir dinin mensuplarını karalamaya değil, kitapların kendisine, yani Tevrat’a, dört İncil’e ve Kur’an’a dönmeye, ardından samimiyetle şu soruyu sormaya bir çağrıdır:

Metni devralınan mirasın önüne koyarsak araştırma bizi nereye götürür?

Birincisi: Kitapta konuşan kimdir?

Tevrat’ı okuduğumuzda anlatı, yasama, kıssalar ve diyaloglar ile Allah’ın, peygamberlerin ve insanların sözlerinin bir arada bulunduğunu görürüz. Metin, tarih, ahit ve hükümler arasında hareket eder.

İncillerde ise İsa’nın hayatına, sözlerine, mesellerine ve insanlarla diyaloglarına ilişkin anlatılarla karşılaşırız. Üslup, hayat anlatısına, öğretime ve öğüde daha yakındır.

Kur’an ise kendisini bütünüyle farklı bir biçimde sunar: İndirilmiş bir metin, vahiy ve doğrudan hitap. “Gördüm” veya “Bize onun hayatını anlattı” diyerek başlamaz; aksine onda “De ki”, “Vahyettik” ve “Allah dedi ki” gibi ifadeler tekrarlanır.

Buradan şu soru doğar: Kendisini doğrudan Allah’ın sözü olarak sunan bir hitap arıyorsam, hangi metin bunu daha açık biçimde ilan eder?

İkincisi: Allah kimdir?

Tevrat’ta Allah; yaratıcı, ahdin hükümlerini koyan, İsrailoğullarının tarihine müdahale eden ilah ve buyrukların sahibi olarak görünür. Vurgu açıkça Allah ile ahit arasındaki ilişki üzerindedir.

İncil’de ise vurgu daha çok merhamet, sevgi, bağışlama ve manevi yakınlık üzerindedir.

Kur’an ise doğrudan ve yoğun bir tanım sunar: Allah birdir, ortağı yoktur, çocuğu yoktur, âlemlerin Rabbidir.

﴿لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ﴾ (O doğurmamış ve doğmamıştır; hiçbir kimse O’na denk olmamıştır.) [الإخلاص: ٣-٤]

Buradan hareketle İslam’a iman eden kişi, tevhidin saf biçimine geri döndüğünü düşünür: Soy bağı yoktur, kavmiyet yoktur, uluhiyette ortak yoktur.

Üçüncüsü: Sonraki bir mesaja işaret var mı?

Tevrat’ta “Musa gibi bir peygamber”den söz edildiğini görürüz; ayrıca Faran’ın anıldığını ve İsmail ile ilişkilendirildiğini görürüz. Bu da bir soruyu gündeme getirir: Mesaj yalnızca İsrail’in içinde mi kalacaktı, yoksa onun dışına uzanan bir devamı mı vardı?

İncil’de, özellikle Yuhanna İncili’nde, İsa’dan sonra gelecek olanın tasviri yer alır: Ondan sonra gelir, hakikatle ilişkilidir, kendiliğinden konuşmaz, işittiğini bildirir, gelecek şeyleri haber verir ve İsa’yı yüceltir.

﴿وَمُبَشِّرًا بِرَسُولٍ يَأْتِي مِن بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ﴾ (Ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir elçiyi müjdeleyici olarak.) [الصف: ٦]

Buradan hareketle İslami bakış açısı, mesajın çizgisinin kesilmediğini kabul eder: İbrahim, ardından Musa, ardından İsa, ardından Muhammed. İslam kendisini bağımsız bir başlangıç olarak değil, İbrahimî mesajın devamı olarak sunar.

Dördüncüsü: Allah mı, insanlar mı?

Sorun her zaman kitaplarda değildir. Bazen devralınan miras metnin, görüş mesajın üstüne çıktığında ve insanların sözü vahiyden üstün tutulduğunda başlar.

Buradaki çağrı, ilmi reddetmeye değil, öncelikleri sıralamaya yöneliktir: Önce Allah, ikinci olarak mesaj, bunların ardından da insan anlayışı gelir.

İlim metne hizmet eder, onun yerini almaz.

Beşincisi: Müslüman, İslam’ı neden son devam halkası olarak görür?

Çünkü Kur’an —İslami iman perspektifinden bakıldığında— tevhidi, nübüvveti, ahlakı, yasamayı, ahiret gününü ve mesajın evrenselliğini bir araya getirir.

﴿إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ﴾ (Şüphesiz Allah katında din İslam’dır.) [آل عمران: ١٩]

Yani yalnızca Allah’a teslim olmak. Kabileye, ırka, mezhebe veya vahye aykırı düştüğünde insanların otoritesine değil.

Altıncısı: Üç kitapta şeytan kimdir?

Şeytan tasvirleri karşılaştırıldığında belirgin farklar ortaya çıkar. Tevrat’ta şeytanın metindeki varlığı nispeten sınırlıdır; kökeni, düşüşü, secdeyi reddetmesi ve insanlara yönelik tasarısı hakkında ayrıntılı bir anlatım bulamayız. Başlıca vurgu itaat, ahit, günah ve itaatsizliğin sonuçları üzerinde kalır. Dolayısıyla sorumluluğun merkezinde yine insanın kendisi bulunur.

İncillerde ise şeytan tasviri daha belirgin hâle gelir; ayartan, saptıran, düşman ve iğvanın sahibi olarak görünür. İsa ile karşı karşıya gelişi öne çıkar: Taşı ekmeğe dönüştürmek, Allah’ı sınamak ve dünyanın hükümranlığını teklif etmek. Bununla birlikte kökenine veya isyanının seyrine dair eksiksiz bir tasvir bulamayız.

Kur’an ise daha ayrıntılı bir tasvir sunar: Şeytan, cinlerden olan İblis’tir; Âdem’e secde etmeyi reddetmiş, büyüklenmiş, mühlet istemiş ve saptırmaya yemin etmiştir. Araçları ise vesvese vermek, süslü göstermek, korkutmak, yalan vaatte bulunmak, düşmanlığı körüklemek ve insanları zikirden alıkoymaktır. Kur’an ayrıca cin şeytanlarından ve insan şeytanlarından söz eder.

Kur’an onun otoritesini sınırlı tutar: O yaratmaz, zorlamaz ve mutlak denetime sahip değildir; yalnızca çağırır ve süslü gösterir.

Yedincisi: Düşmanını kim daha iyi tanır?

Salt bilgi açısından bakarsak Tevrat, şeytanın mahiyetine ilişkin daha az ayrıntılı bilgi sunar. Tevrat hakkında yukarıda söylenenler metnin kendisiyle ilgilidir; şeytanın sınayan veya bir görev üstlenen varlık olarak tasviri ise sonraki Yahudi düşüncesinin gelişmelerindendir.

Sonraki Yahudi düşüncesinde şeytan tasviri, Tevrat’ta görülenle karşılaştırıldığında genişler. O, her zaman Allah’ın bağımsız bir düşmanı olarak görülmez; ilahi düzenin dışında değil, içinde iş gören bir hasım veya sınayıcı olarak da görünebilir.

Bazı tasavvurlarda şeytan; sınama, insanın hakikatini açığa çıkarma ve samimi olanı olmayandan ayırt etme ile bağlantılı bir görev yerine getiren melek olarak anlaşılır. Bu nedenle rolü, mutlak isyandan çok ilahi sınamaya yaklaşır.

Düşmüş melek fikri ise sonraki gelişmelerde, bazı dinî literatürde ve Hristiyan düşüncesinde daha açık biçimde belirginleşmiştir; ancak Tevrat metninin içinde açıkça yer alan bir tasvir değildir. Bu nedenle Yahudi düşüncesindeki şeytan tasviri, onu cinlerden olan İblis, insanları saptırmaya yönelik bir tasarının ve onlara karşı ilan edilmiş bir düşmanlığın sahibi olarak sunan Kur’an’daki tasvirden farklıdır.

İncil’de tasvir biraz genişler. Kur’an ise şunları verir: Adı, kökeni, düşüşünün sebebi, amacı, araçları, otoritesinin sınırları ve kurtuluş yolları.

“Benim için en çetin olan, belirli bir dinî ad taşıyan değil; beni iyi tanıyan, nasıl iş gördüğümü ve nereden girdiğimi anlayan kişidir.”

Buradan hareketle Kur’an’ın, mücadelenin mahiyetine ilişkin daha geniş bir farkındalık; şeytanın ve saptırma yöntemlerinin daha ayrıntılı bir tasvirini sunduğu söylenebilir. İslami perspektiften bu, farkındalığın genişletilmesi ve bilgi yoluyla korunmanın güçlendirilmesi olarak görülebilir.

Son bir çağrı

Ey Allah’ı arayan kişi… Oku. Tevrat’ı oku, İncil’i oku, Kur’an’ı oku. Fakat yalnızca devralınan mirasın gözüyle okuma; araştırmacının gözüyle oku.

Ve sor: Allah kimdir? Konuşan kimdir? Mesajın mahiyeti nedir? Vahyin kendisine mi uyuyorum, yoksa vahiy hakkında söylenenlere mi?

Eğer saf tevhidin, doğrudan vahyin, mesajın evrenselliğinin ve Âdem’den İsa’ya, ardından Muhammed’e uzanan peygamberler çizgisinin sürekliliğinin İslam’da bir araya geldiğini görürsen Kur’an’a yaklaş, Allah’a yaklaş. İnsanlar öyle söylediği için değil; araştırdığın, okuduğun ve kendin ulaştığın için.

Sonuç: Mesaj mı, kurum mu?

İlahi mesajlar genellikle insanları doğrudan Allah’a çağıran bir vahiyle başlar; fakat zamanla kurumlar, gelenekler, ekoller ve yorumlar ortaya çıkar. Sorun, insan anlayışının varlığıyla başlamaz; devralınan miras metinden üstün tutulduğunda ve yorum, mesajın kendisiymiş gibi ele alındığında başlar. Böylece Allah’a giden yol, vahiyden aracıya kayar.

Bu dönüşüm, otoritenin “Allah ne dedi?” sorusundan “İnsanlar Allah’ın sözü hakkında ne dedi?” sorusuna geçmesiyle gerçekleşir. O zaman görüşler, âdetler ve gelenekler metnin önüne geçen bir başvuru kaynağına dönüşebilir; belirli bir anlayışı savunmak, hakikati aramaktan daha önemli hâle gelebilir.

Bu nedenle Allah’ın sözü ile insanların Allah’ın sözünü anlayışı arasındaki ayrım zorunluluğunu korur. Asıl olan vahiydir; yorum ise anlamaya yönelik insani bir çabadır, isabet de edebilir, hata da. Mesaja dönüş, ilmi yıkmak anlamına gelmez; mertebeleri yeniden sıralamak anlamına gelir: Önce Allah, ardından vahiy, bunların ardından da insanların içtihadı.