Süleyman ile Ahab arasında: Allah’ın adı risalet ile iktidar arasında bir mücadele alanına dönüştüğünde
İktidar, din ve medeniyet
İlahi vaatten gücün meşrulaştırılmasına: Kutsal mı insana hükmeder, yoksa insan mı kutsalı kullanır?
Giriş: Tarihin en tehlikeli anı, insanın Allah’ı inkâr ettiği an değil… Allah adına konuştuğu andır
İnsanlığın en büyük mücadeleleri her zaman yalnızca toprak etrafında değil, toprak meselesinden önce gelen şu soru etrafında şekillenmiştir:
Gök adına konuşma hakkı kime aittir?
Toprak silahla işgal edilebilir; fakat en tehlikeli işgal, anlamın işgalidir: Kutsal simgelerin ahlaki bağlamlarından koparılması, ardından beşerî güce ilahi bir örtü sağlamak için kullanılmasıdır.
İnsanın dinin mesajından uzaklaşmak için her zaman dini inkâr etmesi gerekmez; bazen en tehlikeli sapma, dinin amaçlarıyla çelişen şeyleri meşrulaştırmak için bizzat dini kullanmaktır.
Burada, tarihin en hassas sorularından biri olabilecek şu soru ortaya çıkar:
Siyaseti şekillendiren kutsal mıdır, yoksa siyaset kendi amaçlarına hizmet etmesi için kutsalı yeniden şekillendirebilir mi?
Bu çalışma, “Toprak kime aittir?” sorusundan değil, daha derin bir sorudan hareket eder: Allah’ın iradesini yorumlama yetkisi kime aittir?
Çünkü tarih, en tehlikeli projelerin “Biz toprağı istiyoruz” diyenler değil, “Biz toprağı istiyoruz, çünkü Allah bizimle” diyenler olduğunu göstermiştir.
O zaman karşı taraf, yalnızca siyasi bir hasım olmaktan çıkarak “kutsal bir iradenin” önündeki engele dönüşür; insanlık tarihinin en tehlikeli evreleri de burada başlar.
Süleyman aleyhisselam… Hükümranlık bir yetkilendirme değil, bir imtihan olduğunda
Kur’an’ın tasavvurunda Süleyman aleyhisselam, salt gücün değil, Allah karşısındaki sorumluluğun simgesiydi. Büyük bir hükümranlığa sahipti, fakat bunu kendisine atfetmedi:
﴿هَٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي أَأَشْكُرُ أَمْ أَكْفُرُ﴾ (Bu, şükür mü edeceğim yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin lütfundandır.) [النمل: ٤٠]
Bu ayet, tehlikeli bir düşünceyi yıkar: Güce sahip olmanın, Allah’ın o gücün sahibine mutlak bir hak verdiğinin delili olduğu düşüncesini. Süleyman, hükümranlığa sahip olduğu için değil, hükümranlığın bir emanet olduğunu bildiği için büyüktü.
Aradaki fark esastır: İktidarı hakka hizmet etmenin yolu olarak görenler vardır; bir de hakkı belirleyen merci hâline iktidarı getirenler vardır. Birincisi Süleyman’ın ruhunu taşırken, ikincisi peygamberlerin tarih boyunca sakındırdığı bir modele yaklaşır.
Toprak… Hesap sorulmaksızın verilmiş bir bağış mı, yoksa şartları olan bir ahit mi?
Tarihin tanıdığı en tehlikeli düşüncelerden biri, toprağın bir sorumluluk olmaktan çıkıp ayrıcalığa dönüşmesidir. Kur’an, istihlaf kavramını ırksal bir üstünlük ya da ebedî bir güvence olarak sunmaz; onu iman ve salih amelle ilişkilendirir:
﴿وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ﴾ (Allah, içinizden iman edip salih ameller işleyenlere, onları yeryüzünde mutlaka halifeler kılacağını vaat etti.) [النور: ٥٥]
Güç ve imkân sahibi kılınmak, imtihanın sonu değil, başlangıcıdır. Toplumlar yalnızca sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarıyla ne yaptıklarıyla ölçülür.
Bu nedenle Kur’an, güce sahip toplumların, bu güç zulme dönüştüğünde uğradıkları çöküşü kaydeder:
﴿وَكَأَيِّن مِّن قَرْيَةٍ عَتَتْ عَنْ أَمْرِ رَبِّهَا وَرُسُلِهِ فَحَاسَبْنَاهَا حِسَابًا شَدِيدًا﴾ (Rabbinin ve O’nun elçilerinin buyruğuna başkaldıran nice beldeyi ağır bir hesaba çektik.) [الطلاق: ٨]
Çalışmanın ortaya koyduğu soru şudur: Toprağa sahip olmak, Allah’ın rızasının delili olabilir mi? Yoksa asıl imtihan, toprağın nasıl kullanıldığı mıdır?
Ahab… Kral hakka hizmet etmek yerine puta hizmet ettiğinde
Ahab, yalnızca İsrailoğullarının krallarından biri değildi; Tevrat ve Kur’an anlatısında, iktidarı batıla tapınmanın müttefiki kılan hükümdarın simgesi hâline geldi.
Tevrat anlatısına göre Ahab, Sayda kralının kızı ve Baal’a tapınmanın en güçlü savunucularından biri olan İzebel ile evlendi. Bu evlilikle birlikte Baal’a tapınma, bazı insanlara özgü bir ritüel olarak kalmadı; devletin desteklediği bir dine dönüştü, onun için tapınaklar inşa edildi ve ona hizmet eden rahipler ortaya çıktı. Bu sırada Allah’ın peygamberleri takibata ve öldürülmeye maruz kaldı.
Bu tabloda mücadele, yalnızca dinî bir anlaşmazlık olmaktan çıkarak meşruiyetin kaynağına ilişkin bir soruya dönüştü: Kral risalete mi boyun eğer? Yoksa risalet kralın hizmetine mi koşulur?
Bu nedenle İlyas aleyhisselam Ahab’ın karşısına dikildi; yönetim konusunda ona rakip olduğu için değil, dinin iktidara hesap vermekten muafiyet sağlayan bir araca dönüşmesini reddettiği için.
Baal kimdir?
Baal bir kişi değil, eski Biladüşşam medeniyetlerinde bir dizi tanrıya verilen addı; bereket, yağmur ve fırtına tanrısı olarak tapınılıyordu.
Ona tapınma ritüelleri bir yerden diğerine değişmekle birlikte, eski kaynaklarda hayvanların kurban edilmesi ve sunular sunulmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bazı tarihsel anlatılar da kimi Kenanlı ve Fenikeli topluluklara, belirli koşullarda çocukların kurban olarak sunulmasına varan uygulamalar atfetmiştir. Bununla birlikte tarihçiler, bu uygulamaların bütün bölgelerde ne ölçüde yaygın olduğunu ve gerçekten gerçekleşip gerçekleşmediğini tartışmaktadır.
Yüce Allah’ın, İlyas aleyhisselamın dilinden aktardığı şu söz bu nedenle gelmiştir:
﴿أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ﴾ (Baal’a mı yakarıyor, yaratanların en güzelini bırakıyorsunuz?) [الصافات: ١٢٥]
İtiraz yalnızca bir putun adına değil, yaratılmış olanın kendi yaratıcısından daha yüce bir merciye dönüştürülmesineydi.
Ahab, İsrailoğullarını nasıl ikna etti?
İnsanları yalnızca kılıçla zorlamadı; iktidarın bütün araçlarını kullandı: Baal’a tapınmaya devlet desteği sağladı, onun için tapınaklar inşa etti ve rahipler atadı, Allah’ın peygamberlerini marjinalleştirdi ve onların çağrısını kuşatma altına aldı; dinî sadakati siyasi sadakatin bir parçası hâline getirdi.
Böylece sapma, resmî din olarak sunulur oldu; hak ise kendi yurdunda yabancı görünmeye başladı.
Baal sona erdi mi?
Taştan put ortadan kalkabilir, fakat düşünce yeni biçimlerde geri dönebilir.
Beşerî bir otorite hakkın üzerine çıkarıldığında ya da devlet, milliyetçilik, lider, para veya ideoloji eleştiriden muaf hâle geldiğinde insan, peygamberlerin mesajının mücadele ettiği anlayışa yaklaşır.
Bunların hiçbiri kendi başına zorunlu olarak put değildir; ancak kendilerine, onları adaletin, hakkın ve vicdanın üzerine yerleştiren mutlak bir sadakat gösterildiğinde puta dönüşebilirler.
Mabet ve vaat… Dinî simge siyaset dünyasına girdiğinde
Mabet, dinî hafızada derin manevi ve tarihsel anlamlar taşır. Fakat soru, simge manevi alandan siyasi alana geçtiğinde başlar: Kutsal simge, bir devlet projesi oluşturmanın aracına dönüştüğünde ne olur?
Bazı modern dinî Yahudi Siyonist söylemlerde İsrail toprağı, Kudüs, Mabet, Davud ve Süleyman’ın krallığı gibi kavramlar, millî ve siyasi kimlik projesiyle ilişkilendirilmiştir.
Burada soru, “Bu simgelerin dinî kökleri var mı?” değildir; “Bu simgeler bir güç projesine dönüştüğünde, onlarla ilişkili değerler varlığını korudu mu?” sorusudur.
Çünkü kutsal simge, onu taşıyan kişiden daha büyük bir ahlaki sorumluluk talep eder; ona eleştiriden muafiyet sağlamaz.
En zor imtihan… Sloganları gerçeklikle karşı karşıya koyduğumuzda
Her siyasi proje büyük sloganlar öne sürebilir: Tarih, kimlik, güvenlik, hatta din. Fakat tarih, projeleri kendileri hakkında söyledikleriyle değil, sahada ortaya çıkardıklarıyla yargılar.
Buradan hareketle bu araştırma temel bir soru ortaya koyar: Süleyman’ın adı, Mabet ve ilahi vaat bir siyasi projeyi meşrulaştırmak için anılıyorsa, bu projenin değeri öne sürdüğü sloganlarda mı, yoksa insana nasıl davrandığında mı yatar?
Siyasi Siyonist hareketin on dokuzuncu yüzyılın sonlarında ortaya çıkışından, ardından 1948 yılında İsrail Devleti’nin kuruluşundan itibaren Siyonist proje içinde farklı akımlar belirdi; bunların bir kısmı seküler milliyetçi, bir kısmı ise toprağı dinî ve tarihsel bir tasavvurun parçası olarak gören dinî akımlardı. Fakat bu çalışmanın ortaya koyduğu ahlaki soru, yalnızca bu düşüncelerin varlığıyla değil, tarihe ilişkin bazı dinî okumaların egemenlik ve güçle bağlantılı siyasi araçlara nasıl dönüştüğüyle ilgilidir.
İsrail Devleti’nin kuruluşu, farklı anlatılar arasında hâlâ derin ihtilaf konusu olan büyük tarihsel olaylarla bağlantılıdır. 1948 yılında, yüz binlerce Filistinlinin yerinden edilmesine yol açan bir savaş yaşandı; bu, Filistinliler tarafından Nekbe olarak adlandırılır. Ardından 1967 yılında Filistin topraklarının işgali ve Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişlemesi geldi. Çok sayıda sivilin hayatını kaybetmesine yol açan çatışmalar ve savaşlar, ağır ihlaller işlendiğine ilişkin uluslararası düzeyde yaygın suçlamalara yol açan Gazze’deki savaşa kadar sürdü. Bu savaş, söz konusu yaklaşım genelleştirildiği takdirde yalnızca Filistinliler ve Araplar için değil, insanlığın kendisi için de tehlike oluşturmaktadır.
Fakat çalışmanın ortaya koyduğu daha derin soru yalnızca siyasi değil, aynı zamanda dinî ve ahlakidir:
Peygamberlerin simgelerine dayanan bir proje, toprağı insan hayatından daha yüce kılabilir mi?
Burada İsrailoğullarının dinî tarihinden iki model arasındaki simgesel karşılaştırma ortaya çıkar: Kur’an’da hikmet, şükür ve adaletle ilişkilendirilen Süleyman modeli; onun için hükümranlık mutlak bir ayrıcalık değil, bir sorumluluk imtihanıdır. Bunun karşısında, Tevrat anlatısında iktidarın yönetime hizmet eden bir dinî düzenle ittifakının örneği olarak Ahab modeli belirir. Onun adı, Baal’a tapınma ve İlyas peygamberin dinin iktidarın elinde bir araca dönüştürülmesine karşı mücadelesiyle ilişkilendirilmiştir.
Burada soru şu hâle gelir: Mesele toprağa sahip olmakta mı, yoksa ona sahip olmanın ahlaki amacında mı yatmaktadır?
Çünkü dinî tarihin kendisi, tehlikeli bir ana ilişkin tekrarlanan bir uyarı sunar: Allah ile ilişkinin ahlaki bir sorumluluk olmaktan çıkıp O’nun iradesine mutlak olarak sahip olma iddiasına dönüştüğü an.
Bu düşünce, Sâmirî ve buzağı kıssası gibi başka Kur’an kıssalarıyla da kesişir. Burada sapma, yalnızca dinin reddedilmesi değil, insanlara kutsal olarak sunulan, ardından bilinci ve itaati yeniden şekillendiren bir araca dönüşen bir simgenin üretilmesiydi.
Bu açıdan mesele, belirli bir siyasi durumun ötesine geçer; insanlığın bütününü ilgilendiren bir soruya dönüşür: Toprak insandan daha değerli hâle geldiğinde ne olur? Aidiyet adaletten daha önemli hâle geldiğinde ne olur? Kutsal simgeler, güçten hesap sormak yerine gücü meşrulaştırmak için kullanıldığında ne olur?
Peygamber kıssalarının sakındırdığı tehlike, yalnızca bir taşa ya da puta tapınmak değil, insanın hakkın sınırlarını aşmasına yol açan herhangi bir şeye tapınmaktır: İktidara, milliyetçiliğe, toprağa ya da siyasi bir projeye.
Bu nedenle kendisini Allah ve peygamberlerle ilişkilendiren her projenin gerçek imtihanı, taşıdığı ad değil, bıraktığı etkidir: İnsan onurunu koruyor mu? Adaleti tesis ediyor mu? Zayıfı koruyor mu? Yoksa kutsalı üstün gelmeyi meşrulaştırmanın aracı mı kılıyor?
Dolayısıyla tarihsel sorun, dinî simgelerin varlığında değil, simgenin ahlaka çağrı olmaktan çıkıp güce eleştiriden muafiyet sağlayan bir araca dönüştüğü andadır.
Kimsenin yüzleşmek istemediği soru — Süleyman mı, Ahab mı?
Belki de sorun, öne çıkarılan adda değildir; zira pek çok kişi peygamberlerin adlarını öne çıkarır. Fakat asıl soru şudur: Tarihin hangi versiyonu yeniden canlandırılmaktadır?
Süleyman’ın versiyonu mu: Güçten önce hikmet, tahakkümden önce adalet, ayrıcalıktan önce sorumluluk? Yoksa Ahab’ın versiyonu mu: Önce iktidar, güce hizmet etmek için üretilmiş meşruiyet ve siyasi kararı korumak için kutsalın kullanılması?
Tarihin en tehlikeli anı, insanın “Allah’a inanmıyorum” dediği an değildir. Aksine, şöyle dediği andır:
“Allah benimle; bu yüzden benden hesap sorulamaz.”
Dinî vaat bir güç aracına dönüştüğünde: İsrail örneği
Sorun, herhangi bir halkın diniyle ya da tarihiyle kurduğu bağda değil, kutsal simgelerin bir siyasi projeye eleştirinin üzerinde bir dokunulmazlık sağlama aracına dönüştüğü andadır.
İsrail örneğinde, dinî Yahudi Siyonist akımlar içinde toprak, Kudüs ve ilahi vaat gibi kavramlar, egemenlik ve tarihsel hak konusunda siyasi bir tasavvur oluşturmak için kullanılmıştır. Buradaki ahlaki soru şudur: Bu kavramlar, adaleti yerine getirme sorumluluğuyla bağlantılı kalmış mıdır, yoksa tahakkümün gerekçesine mi dönüşmüştür?
Süleyman aleyhisselamın kıssası, gücü bir emanet ve imtihan olarak gören kralın modelini sunarken, Ahab’ın kıssası iktidarın güce mutlak meşruiyet sağlayan bir dinî söylemle ittifak kurmasının tehlikesine örnek teşkil eder.
Sonuç: Buzağıdan Baal’a… Süleyman’dan Ahab’a
Bu çalışma, İsrailoğullarının bütün tarihini tartışmadığı gibi, bir toplumu bütünüyle yargılamaz; yalnızca tarihin farklı anlarında tekrarlanan, Kur’an ve Tevrat’ta yer alan bir model üzerinde durur: Peygamberlerin mesajından uzaklaşan, ardından kendi sapmasına dinî bir örtü sağlayan topluluk modeli.
Kur’an, Allah kendilerini kurtardıktan sonra İsrailoğullarından bazılarının buzağıya taptığını zikreder; ardından İlyas aleyhisselamın Baal’a yakarıp yaratanların en güzelini terk eden bir toplulukla karşılaşmasını anlatır. Her iki durumda da sapma, yalnızca bir mabudun başka bir mabutla değiştirilmesi değil, sadakatin Allah’tan insanın ürettiği şeye aktarılması, ardından ona kutsallık atfedilmesiydi.
Buradan hareketle bu çalışma temel sorusunu ortaya koyar: Kur’an’da Süleyman, vahye boyun eğen ve gücü emanet ve sorumluluk kılan kralı temsil ediyorsa, temsil ettiği adaletle değil, sahip olduğu güçle ölçülen bir projeyi meşrulaştırmak için onun adına nasıl dayanılabilir?
Tehlike, Süleyman aleyhisselamın adını anmakta değil, Süleyman’ın ahlakı yokken onun adını anmaktadır.
Toprak adaletten, egemenlik insandan daha önemli hâle geldiğinde ve güç her türlü ahlaki sorgulamayı susturmanın aracına dönüştüğünde, ad Süleyman’ın adı olarak kalır; fakat model, iktidarı dinî bir sapmanın koruyucusu kılan ve hükümdarın iradesini peygamberin mesajından üstün kılmaya çalışan o kral Ahab’a yaklaşır.
Burada, bu araştırmanın ortaya koyduğu karşılaştırma açıklık kazanır: Soru, “Süleyman aleyhisselamın adını kim öne çıkarıyor?” değildir. Aksine, “Uygulama Süleyman’ın değerlerini mi yansıtıyor, yoksa İlyas aleyhisselamın karşı karşıya geldiği modeli mi yeniden üretiyor?” sorusudur.
Peygamberler, öne çıkarılacak adlar değil, uyulacak ilkeler miras bırakmıştır. Onların mirasına mensubiyet iddiasında bulunan kişinin gerçek ölçütü, iddia ettiği şey değil; insana, adalete ve hakka ne yaptığıdır.
Bu noktada tarih, geçmişe ilişkin bir anlatı olmaktan çıkarak bugünün aynasına dönüşür; çünkü olabilecek en tehlikeli şey, peygamberlerin unutulması değil, mesajları kendi karşıtlarıyla değiştirilirken adlarının öne çıkarılmasıdır.
Mesele, Süleyman’ın adının öne çıkarılması değil, hangi Süleyman’ın hatırlatıldığıdır. Hükümranlığı bir emanet olarak ortaya koyan peygamber, adaletten kopmuş bir gücü meşrulaştırmak için çağrılamaz. Karşılaştırmanın özü burada yatar: Ad Süleyman’ın adı olarak kalırken uygulama Ahab modeline yaklaştığında kutsal, iktidardan hesap soran bir ölçüt olmaktan çıkarak ona meşruiyet sağlayan bir araca dönüşür. Peygamberlerin mesajlarının sakındırmak için geldiği dönüşüm de tam olarak budur.
