Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Dinî Taassup İmana Düşmanlığa mı Yol Açar? Musa’dan Gazze’ye

İktidar, din ve medeniyet

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Tekrarlanan bir örüntü üzerine inceleme: ilahî mesajın çıkarla çatışması ve topluluk hakkın önüne geçtiğinde üstünlük projesinin nerede başladığı.

Giriş: Bu Genelleme Neden Yapılmıştır?

﴿لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا﴾ (İman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlilerinin Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu mutlaka göreceksin.) [المائدة: ٨٢]

Bu ayet temel bir soruyu gündeme getirir: Kur’an neden bu genel nitelemeyi kullanmıştır? Başka bir ümmetin müminlerle ilişkisi bağlamında neden Kur’an’da aynı derecede güçlü, benzer bir ifadeye rastlamıyoruz?

Bu çalışma, ayetin geçici bir hadiseden veya kısa süreli bir siyasi ihtilaftan söz etmediği; aksine, tarih boyunca Yahudiler ile bir dizi nebi ve resul arasındaki ilişkide ortaya çıkan, tekrarlanan tarihsel bir örüntüye işaret ettiği kabulünden hareket etmektedir.

Musa’dan İsa’ya, ardından Muhammed’e uzanan seyri izlediğimizde —salâtın en üstünü onların üzerine olsun— Kur’an’ın tekrarlanan bir dizi karşılaşma sunduğunu görürüz: peygambere itiraz, ilahî mesajın reddi, ıslah edicilerle çatışma, ardından onların takipçileriyle mücadele. Buradan şu soru doğar: Ayet, Kur’an’ın tasvir ettiği biçimiyle, imanla ve ilahî mesajla uzun bir karşı karşıya geliş tarihinin sonucunu mu betimliyordu?

Bu araştırma, ırk veya köken düşüncesinden değil, yüzyıllar boyunca bu ilişkiyi ele alan dinî ve tarihsel metinlerin incelenmesinden hareket etmektedir.

Birinci: Musa ve İlahî Mesajın Çıkarla Çatışması

Kur’an ve Tevrat, Musa ile kavmi arasında uzun bir karşı karşıya gelişler dizisi sunar. Mısır’dan çıkışın ve büyük mucizelerin ortaya çıkışının ardından çatışma sona ermemiş, aksine başka türden bir karşı karşıya geliş başlamıştır: kurtuluştan günler sonra buzağıya tapılması, peygamberin emirlerinden sürekli yakınma, kutsal topraklara girmeyi reddetme ve peygamberin önderliğine tekrar tekrar itiraz etme.

Kur’an bu seyri, son derece anlamlı bir ayette özlü biçimde ifade eder:

﴿أَفَكُلَّمَا جَاءَكُمْ رَسُولٌ بِمَا لَا تَهْوَىٰ أَنفُسُكُمُ اسْتَكْبَرْتُمْ فَفَرِيقًا كَذَّبْتُمْ وَفَرِيقًا تَقْتُلُونَ﴾ (Size ne zaman nefislerinizin hoşlanmadığı şeyleri getiren bir elçi geldiyse büyüklük tasladınız da bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürüyorsunuz, öyle mi?) [البقرة: ٨٧]

Kur’an burada sorunu cehaletle değil, hakkın heva ve çıkarla çatışmasıyla ilişkilendirir.

İkinci: İsa ve Islah Edicinin Reddi

İsa, Allah’a ve dinî kurum içinde birikmiş sapmaların ıslahına çağırarak gelmiştir. İnciller, onunla, kendisini nüfuzları ve konumları açısından bir tehlike olarak gören bazı dinî önderler arasında giderek şiddetlenen bir çatışma tasvir eder; insanlar üzerindeki etkisi arttıkça çağrısından duyulan kaygı da artmıştır.

Daha sonraki Yahudi geleneğinde mesele onu reddetmekle sınırlı kalmamış; onu saptırıcı, büyücü ve peygamberlik iddiacısı olarak niteleyen, annesi Meryem’e dil uzatan ve doğumunun mucizelerini inkâr eden polemik metinleri ortaya çıkmıştır. Kur’an ise Meryem’e yöneltilen suçlamayı ﴿بُهْتَانًا عَظِيمًا﴾ (büyük bir iftira) diye niteler ve İsa’yı öldürme girişimini ilahî mesaj ile onu reddedenler arasındaki çatışmanın doruk noktası olarak sunar.

Üçüncü: Muhammed ve Sahnenin Tekrarlanması

Kur’an, ilahî mesaj ile Medine’deki Yahudi toplulukları arasında yeni bir karşı karşıya gelişi sunar; burada hakkı gizleme, sözleri tahrif etme, haset, ahitleri bozma ve müminlere düşmanlık gibi temalar tekrarlanır. Belirleyici ayet olan ﴿لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُوا﴾ (İman edenlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlilerini mutlaka göreceksin) ifadesi, bu çatışmayı geçici siyasi ihtilafı aşan bir olgu olarak sunar.

Dördüncü: Talmud ve Yahudi Polemik Literatürü

İsa’nın —ona selam olsun— geleneksel Yahudilik içinde reddedilmesinden sonra mesele, onun beklenen Mesih olarak tanınmamasıyla sınırlı kalmamış; yüzyıllar boyunca daha sert bir tutum taşıyan polemik metinleri ortaya çıkmıştır.

Talmud literatüründe İsa’nın peygamber veya Mesih olarak tanınması söz konusu değildir. Burada anılan bazı kişilerin kimliği üzerindeki ihtilaf sürmekle birlikte, birtakım araştırmacıların onun şahsıyla ilişkilendirdiği pasajlar bulunmaktadır. Bununla birlikte, geleneksel rabbanî mirastaki genel tasvir, onun iddiasının ve dinî konumunun reddine dayanmaya devam etmiştir.

Daha sonraki polemik literatüründe, özellikle de «Toledot Yeşu» adlı eserde, daha çatışmacı bir tasvir ortaya çıkar: İsa, peygamberlik iddiasında bulunan, insanları saptıran, büyü ve hile kullanan, takipçilerinin kendisine verdiği konumu hak etmeyen biri olarak sunulur. Bazı rivayetler ayrıca Meryem’e yönelik karalamalar ve mucizevi doğum anlatısının inkârını içerir; bu da Kur’an’ın söz konusu suçlamaları «büyük bir iftira» diye nitelemesini açıklar.

Bu çalışmanın bakış açısından, bu metinlerin önemi yalnızca İsa’nın reddinde değil, Hristiyanlık ve İslam’daki imanın en belirgin simalarından biriyle düşünsel çatışmanın sürekliliğini yansıtmalarında yatmaktadır. Bu durum, onları Kur’an metinlerinin ele aldığı dinî düşmanlığın niteliğini anlamada önemli bir halka hâline getirir.

Beşinci: İlahî Mesajın Çıkarla Çatışmasından Üstünlük Projesine

Musa, İsa ve Muhammed’in temsil ettiği tarihsel uğrakları birbirine bağlayan bir çizgi varsa, o da çatışmanın özünde soyut anlamıyla iman ile küfür arasında değil, bir yanda ilahî mesaj, diğer yanda kökleşmiş çıkarlar arasında olmasıdır. İlahî mesaj insanı, hevasına veya çıkarlarına aykırı düşse bile hakka boyun eğmeye çağırırken, çıkarlar sahiplerini, bedeli hakkın kendisine direnmek olsa dahi nüfuzlarını ve kazanımlarını korumaya iter.

Bakara suresindeki ayetlerin bağlamına göre hitap İsrailoğullarına yöneliktir; Allah onlara üzerlerindeki nimetlerini ve kendilerine gönderdiği peygamberleri hatırlatmaktadır. Önceki ayetler Musa’dan, Kitap’tan ve elçilerden söz eder; ardından bu kınayıcı soru gelir.

Ayetin anlamı kısaca şudur: Sorun, açık delillerin yetersizliği veya ilahî mesajın belirsizliği değil, bazı elçilerin heva ve çıkarlara aykırı emirler yahut hakikatler getirmiş olmasıdır. Buna verilen tepki ise büyüklük taslamak olmuştur; kimileri elçileri yalanlamış, kimileri de öldürmeye varacak ölçüde onlara saldırmıştır.

﴿ذَٰلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ وَيَقْتُلُونَ النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ الْحَقِّ﴾ (Bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir.) [البقرة: ٦١]

Dolayısıyla Kur’an’ın buradaki vurgusu köken veya soy üzerinde değil, ilahî mesaj heva ve büyüklenmeyle çatıştığında ona karşı sergilenen tekrarlı bir tutum üzerindedir.

Zamanla bu çatışma, bir mesajı veya peygamberi reddetmekten, kendisini hakikatin merkezi ve ölçütü olarak gören bütünlüklü bir düşünce sistemi kurmaya dönüşebilir. Bu noktada soru artık “Hak nedir?” olmaktan çıkar; “Nüfuzu ne korur?” ve “Topluluğa ne hizmet eder?” hâline gelir.

Topluluk ilkelerden daha yüksek bir merciye dönüştüğünde, çağrıları mevcut çıkarlarla çatışıyorsa peygamberlerin ve ıslah edicilerin reddedilmesi mümkün hâle gelir. Burada din ahlaki işlevini yitirir ve giderek bir iktidar ve çatışma aracına dönüşür.

Bu varsayımın bakış açısından üstünlük projesi, kimlik hakikatin, aidiyet adaletin ve güç ahlakın önüne geçtiğinde başlar.

Bu dönüşümün etkisi dinî veya siyasi alanla sınırlı kalmaz; kültüre ve gündelik hayata da uzanır. İnsan, anlam ve gaye arayışında olmak yerine, bilinci yeniden biçimlendirilerek çıkar, fayda, güç ve maddi başarıyla daha fazla meşgul hâle getirilir.

Bu aşamada gerçek çatışma artık yalnızca halklar veya topluluklar arasında değil, birbirine karşıt iki mantık arasındadır: hakkı topluluğun üstünde tutan bir mantık ile topluluğu hakkın üstünde tutan bir mantık. Peygamberlerle karşı karşıya gelişlerden çağdaş dünyanın krizlerine kadar, eski ve yakın tarihin pek çok çatışması bu iki mantık arasındaki gerilim üzerinden okunabilir.

Altıncı: Eski Metinlerden Gazze’ye

Ayet, geçici bir hadiseden ibaret olmayan, tekrarlanan tarihsel bir örüntüyü betimliyorsa, Filistin ve Gazze’de yaşananlar bu varsayımın modern çağdaki en önemli sınanma alanlarından biri olarak kendisini dayatmaktadır.

Müminlerin dini merhametin, adaletin ve insan onurunu korumanın kaynağı olarak gördüğü bir zamanda, İsrail politikalarını eleştirenler Filistin’de yaşananları işgal, yerleşim faaliyetleri, abluka, yerinden etme ve işgal altında yaşayan bir halka karşı askerî güç kullanımı olarak görmektedir.

Bu eleştiri Araplar ve Müslümanlarla sınırlı kalmamış; tarihsel mağduriyetin başkalarına zulmetmek için sürekli bir gerekçeye dönüştürülmesinin trajediyi aşmaya değil, yeniden üretmeye yol açacağı uyarısında bulunan Yahudi düşünürler ve tarihçiler de buna katılmıştır.

Bu yaklaşımın bakış açısından Gazze, yalnızca bir savaş alanı değildir; iki mantık arasındaki çatışmayı yansıtır: gücün hak verdiğini düşünen bir mantık ile hakkın gücü sınırlaması gerektiğini düşünen bir mantık.

Bu nedenle Gazze’nin bugün ortaya koyduğu soru yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ahlakidir: Amaç her türlü aracı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştüğünde ne olur? Bütün bir halk, hakları, onuru ve umutları olan insanlar olarak görülmek yerine, boyun eğdirilmesi gereken bir engel olarak görüldüğünde ne olur?

Bu okumayı benimseyenler, Gazze’de yaşananların, ilahî mesaj ve onun ahlaki değerleriyle çatışmanın tarihsel bir örüntüsünün devamı olarak değerlendirdikleri şeyi, daha önce görülmemiş biçimde açığa çıkardığını düşünmektedir. Onlara göre Gazze, yalnızca bir toprak ve sınır meselesi değil, metin, tarih ve gerçekliğin buluşma noktasıdır.

Bu kişiler, bazı katı milliyetçi ve dinî akımların, tutumlarını gizlemeye veya söylemlerini süslemeye daha az ihtiyaç duyacak ölçüde siyasi, medyatik ve ekonomik nüfuza sahip olduklarını hissetmeye başladıklarını; yaşananların ise topluluğun güvenliğini ve çıkarlarını diğer ahlaki ve insani kaygıların üzerinde tutan bir bakışı yansıttığını varsaymaktadır.

Dinî Taassup Neler Üretir?

Aidiyet hakikatten daha önemli hâle geldiğinde sonuç şudur: din adına zulmü meşrulaştırmak, karşıtlarını insanlıktan çıkarmak, eleştiriyi ihanete dönüştürmek, hakkı kutsamak yerine topluluğu kutsamak ve kesintisiz şiddet ve nefret döngüleri üretmek.

Bu çalışmanın bakış açısından, çatışmanın en tehlikeli biçimleri her zaman savaş meydanlarında değil, bilinç ve değerler alanında ortaya çıkar. Toplumlar hakikat yerine çıkarla, anlam yerine tüketimle, adalet yerine güçle meşgul olduklarında yenilgiye uğrayabilirler.

Bu nedenle Musa, İsa ve Muhammed ile günümüzün pek çok çatışması arasındaki ortak payda, aynı örüntünün tekrarlanmasıdır: insanı yeniden Allah’a yönelten bir çağrının ortaya çıkması, ardından bu çağrıyı kendi çıkarlarına veya nüfuzlarına tehdit olarak gören güçlerin belirmesi.

Yedinci: Üstünlük Taslama Mantığı… İblis’ten İlahî Mesajın Çıkarla Mücadelesine

Sorunun özü, kendi başına dinî veya millî aidiyette değil, iradeyi, çıkarı ve tahakkümü hak ve adaletin önüne geçirmeye dayanan bir düşünme örüntüsünde yatmaktadır. Bazı din araştırmacıları bu örüntüyü, dinî metinlerde İblis’in temsil ettiği modele en yakın örüntü olarak görmektedir; çünkü onun itirazı Allah’ı bilmemesinden değil, kendisini ve kendi bakışını ilahî emre tercih etmeye sevk eden üstünlük taslamasından kaynaklanmıştır.

Bu okumaya göre, bu düşüncenin tehlikesi belirli bir ekolün benimsediği açıkça ilan edilmiş bir fikir olmasında değil, farklı sloganlar altında değişik düşüncelere, hareketlere ve toplumlara sızabilme yeteneğinde yatmaktadır. Millî, dinî, siyasi veya ekonomik bir kisve altında ortaya çıkabilir; ancak aynı özü korur: üstünlüğü meşrulaştırmak, çıkarı hakkın önüne geçirmek ve ahlaki ilkeleri güç ve nüfuzun gereklerine tabi kılmak.

Dolayısıyla sorun, onu benimseyen topluluğun kimliğinde değil, güce sahip olmanın kendisine adaleti yeniden tanımlama hakkı verdiğine veya çıkar sağlamanın ilkeleri çiğnemeyi haklı kıldığına insanı ikna ettiğinde onun üzerinde bıraktığı etkidedir. Bu noktada gerçek çatışma dinler veya halklar arasında değil, insana ilişkin iki tasavvur arasında gerçekleşir: hakkı gücün üstünde tutan bir tasavvur ile gücü hakkın kaynağı kılan bir tasavvur.

Müslümanlara ve Hristiyanlara Bir Bilinç Çağrısı

Bu çalışma sorunu teşhis etmekte haklıysa, çatışmanın özü Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında değil, birbirine karşıt iki mantık arasındadır: insanı Allah’a, hakka ve adalete çağıran bir mantık ile çıkarı, tahakkümü ve üstünlüğü ahlaki değerlerin üstünde tutan bir mantık.

İslam ve Hristiyanlık, derin itikadi farklılıklarına rağmen Allah’a imanda, peygamberleri yüceltmede, merhamete ve adalete çağrıda, zalimden hesap sormada ve mazluma destek olmada ortaklaşırlar. Bu nedenle, bu okumaya göre, iki dinin mensuplarını sürekli düşmanlara dönüştürmek aldatmanın en başarılı biçimlerinden biri olabilir; çünkü bu, bakışları sorunun özünden uzaklaştırır ve çatışmayı, iman değerlerinin kendisine savaş açan düşüncelere yöneltmek yerine Allah’a inananlara yöneltir.

Buradan hareketle bilinç, Müslümanların ve Hristiyanların karşılıklı nefret veya miras alınmış çatışmalar tuzağına düşmemelerini; tarihsel ihtilafların, onları birleştiren ahlaki ve insani ortaklıkları görmelerini engelleyen bir düşmanlığa dönüşmesine izin vermemelerini gerektirir. Farklılık zulmü gerektirmez, ihtilaf da düşmanlığı haklı kılmaz.

Tarihin bize öğrettiği bir şey varsa, o da en tehlikeli zaferlerin savaş meydanlarında kazanılanlar değil, hak ve adalet üzerinde iş birliği yapabilecek kişiler arasına ayrılık tohumları ekmeyi başaranlar olduğudur.

Çıkar Çatışmasından Bilinç Üzerinde Denetime

Üstünlük taslamaya ve çıkarı hakkın önüne geçirmeye dayanan bir düşüncenin modern çağda muazzam nüfuz araçlarına —büyük finans kuruluşları, siyasi baskı grupları, küresel medya, eğitim sistemleri, bilimsel kurumlar, çeşitli düşünsel ve örgütsel ağlar, ayrıca dijital teknolojiler ve yapay zekâ gibi— sahip olduğunu varsayarsak, bunun halkların bilinci ve toplumların seyri üzerindeki etkisi ne olur?

Etki yalnızca siyasi veya ekonomik alanla sınırlı kalmayacak; insanların dünyaya bakarken kullandıkları tasavvurların, değerlerin ve önceliklerin biçimlendirilmesine de uzanacaktır. O zaman bilgiyi yönlendirme, anlatılar üretme ve kavramları yeniden tanımlama yeteneği, askerî gücün kendisinden daha etkili hâle gelir; çünkü mücadele, toprağı kontrol etmekten zihinleri etkilemeye taşınır.

Bu bağlamda medya, eğitim, teknoloji ve yapay zekâ gibi araçlar, belirli dünya görüşlerini yerleştirebilen, diğerlerini marjinalleştirebilen ve kolektif bilinci, pek çok insanın maruz kaldığı etkinin boyutunu fark etmeden fikirler veya tutumlar benimsemesini sağlayacak biçimde tedricen yeniden şekillendirebilen vasıtalara dönüşebilir. Bu aşamada çatışma, yalnızca nüfuz mücadelesi olmaktan çıkar; hakikatin kendisini tanımlama, neyin kabul edilebilir neyin reddedilmesi gereken, neyin adil neyin adaletsiz olduğunu belirleme mücadelesine dönüşür.

Sonuç

Bu çalışma varsayımında haklıysa, Musa, İsa ve Muhammed’in kıssaları ile günümüzün pek çok çatışması arasındaki ortak çizgi, yalnızca dinî farklılık değil, ilahî mesaj ile çıkar, hak ile nüfuz arasında tekrarlanan bir çatışmadır.

Topluluk hakikatten, güç adaletten, çıkar ilkelerden daha önemli hâle geldiğinde din, bir hidayet mesajından tahakküm aracına; çatışma ise hakkı arayıştan nüfuz mücadelesine dönüşür.

Bu bakış açısından Gazze’de yaşananlar, yalnızca siyasi bir mesele olarak değil, tarih boyunca tekrarlanan aynı sorunun çağdaş bir örneği olarak anlaşılır: Hak güçle mi ölçülür, yoksa güç hakla mı ölçülür?

En önemli ders şudur: Ümmetler mutlaka dışarıdan yenildiklerinde değil, içeriden ahlaki pusulalarını yitirdiklerinde çökerler. Adaletin dizginlemediği güç zorbalığa dönüşür; ahlakın yönetmediği zafer ise zamanla, hasımlarından önce onu kazananların üzerinde bir yüke dönüşür.

Bu nedenle her ümmetin ve her medeniyetin karşısındaki soru aynı kalır: Hakkı gücün ölçütü mü kılarsınız, yoksa gücü hakkın ölçütü mü?