Armagedon: Gerçekleşmeyi Bekleyen Bir Kehanet mi, Kehaneti Üretmeye Yönelik Beşerî Bir Proje mi?
İktidar, Din ve Medeniyet
Eskatolojik bir düşüncenin metin ve yorum dünyasından siyaset, güç ve teknoloji dünyasına geçtiğinde neler olacağı üzerine bir düşünce deneyi.
Ya dünya, daha önce görülmemiş bir ilerleme aşamasına ulaşsaydı?
Ya insanlık devasa şehirler inşa edebilecek, kıtlıkları neredeyse ortadan kaldıracak kadar gıda üretebilecek, birbirine bağlı ekonomiler, gelişmiş eğitim sistemleri, kıtalar arasında yolculuğu sıradan bir iş hâline getiren ulaşım araçları ve insana atalarının hayal bile edemeyeceği yetenekler kazandıran bilim ve teknolojiler geliştirebilecek duruma gelseydi?
Peki ya medeniyetteki bu muazzam ilerlemenin ortasında, tarihin kadim bir kehanete göre hareket ettiğine, kendisinin seçilmiş bir topluluk olduğuna, tarihin son olaylarında istisnai bir rol üstlendiğine ve kurtarıcının zuhurunun belirli olayların gerçekleşmesine bağlı olduğuna inanan bir topluluk varlığını sürdürseydi?
Ya bu inanç, bireysel dinî inancın sınırlarını aşarak olayların seyri üzerinde gerçek bir etkiye sahip siyasi, ekonomik, askerî ve teknolojik güç merkezleriyle bağlantılı hâle gelseydi?
Ya bu tasavvuru benimseyenler, kurtuluşun ancak büyük bir çatışma yaşandıktan sonra gerçekleşeceğine ve son savaşın önlenmesi gereken bir felaket değil, kurtuluş vaadinin gerçekleşmesi için meydana gelmesi gereken, mukadder bir olay olduğuna inansalardı?
Peki ya aynı zamanda, yer altında tahkim edilmiş tesisler, gıda, su ve enerji stokları ve dış dünyanın çöküşünden sonra bile kendi topluluklarını hayatta tutabilecek sistemler sayesinde, kendilerini yıkıcı bir savaşın etkilerinden korumalarına imkân verecek teknoloji ve kaynaklara sahip olsalardı?
İşte burada en ürkütücü varsayım ortaya çıkar:
Ya kurtuluşa duyulan inanç, kurtuluşa götüreceğine inanılan felaketin üretilmesine neden olsaydı?
Ya dünya, bütün taraflar savaş istediği için değil, karar vericilerden bazıları onu bir kehaneti gerçekleştirmenin ya da kurtarıcının zuhurunu hızlandırmanın aracı olarak gördüğü için üçüncü bir dünya savaşına girseydi?
Ya insanlık bilim, sanat, eğitim, ekonomi ve medeniyet alanlarında ulaştığı bütün düzeye rağmen, karar vericiler bu savaşın sonunun dünyanın sonu değil, yeni bir dünyanın başlangıcı olduğuna inandıkları için savaşı durdurmaktan aciz kalsaydı?
O zaman korkutucu bir paradoks ortaya çıkar:
Yer üstünde şehirler inşa edebilen insan, yeryüzünü yok etmeye hazırlık olarak yer altında şehirler inşa edebilir.
İletişim ve ulaşım araçlarıyla dünyayı tek bir köye dönüştüren insan, aynı teknolojiyi dünyayı tek bir savaş alanına dönüştürmek için kullanabilir.
İnsanların hayatını iyileştirmeyi hayal eden insan, milyonların ölümünü kurtuluşa ulaşmak için ödenmesi gereken zorunlu bir bedel olarak gördüğü bir aşamaya gelebilir.
Fakat daha derindeki soru şudur:
Başkalarının yok edilmesini gerektiren bir kurtuluş, ilahî bir kurtuluş olabilir mi, yoksa bu, beşerî bir kurtuluş tasavvuru mudur?
Kehanet, inanç ve yorum dünyasından siyaset, güç ve teknoloji dünyasına geçtiğinde, gerçekleşmesi beklenen bir şey olmaktan çıkıp insanın bizzat üretmeye çalıştığı bir şeye dönüşebilir mi?
İnsanlığın karşılaşabileceği en büyük tehlike, yalnızca dünyanın sonuna inanmak değil, onu gerçekleştirmeye teşebbüs edecek kadar güce sahip olmak olabilir mi?
Bu Düşüncenin Dinî Kökleri Var mı?
Varsayımdan onun tarihsel köklerini araştırmaya geçtiğimizde, bazı Yahudi ve Hristiyan metin ve geleneklerinin kurtuluş, kurtarıcı, dönüş, Mesih çağından önceki çatışmalar ve son savaş hakkında tasavvurlar içerdiğini görürüz.
Ancak bu gelenekleri tek bir tasavvura indirgememek gerekir.
Birincisi: Tevrat ve İbrani Metinleri
Tevrat'ın kendisi, bugün yaygın olan biçimiyle bir «Armagedon» kavramı sunmaz.
Bununla birlikte İbrani metinleri, ahit, seçilmişlik, toprak, dağılma ve dönüş gibi, daha sonra eskatolojik tasavvurların bir parçası hâline gelen temaları içerir.
İlgili metinler arasında şunlar yer alır: Dağılmayı, ardından dönüşü ve bir araya gelişi ele alan Tesniye 30; Davud'un soyundan gelen bir şahsiyetten ve gelecekteki bir barış döneminden söz eden Yeşaya 11; İsrail'in dönüşünü, ardından «Gog»un ülkeye saldırısını, sonrasında ise ilahî müdahaleyi ve zaferi ele alan Hezekiel 37–39.
Hezekiel 38–39, eskatolojik savaşa ilişkin daha sonraki tasavvurların gelişimini incelemek açısından önemli metinlerden sayılır.
İkincisi: Talmud
Talmud literatüründe Maşiah'ın günleri, bu günlerin yaklaştığını gösteren işaretler ve bazı metinlerde «Hevley ha-Maşiah» olarak bilinen, yani kurtuluştan önce gelen acılar ve sıkıntılar hakkında tartışmalar görülür.
Önemli bölümlerden biri Sanhedrin 97–99'dur; burada Mesih çağından önceki dönemin niteliği hakkında çeşitli görüşler buluruz.
Ancak Talmud'u, birleşik bir eskatolojik öğreti sunan bir kitap olarak ele almak yanlıştır; zira Talmud farklı, kimi zaman da birbiriyle çelişen tartışma ve görüşler içerir.
Üçüncüsü: Kabala ve Zohar
Bazı Kabalacı geleneklerde, özellikle Zohar'la bağlantılı olanlarda, kurtuluş, Mesih ve nihai dönüşümden önceki aşamalar hakkında daha karmaşık tasavvurlar gelişmiştir.
Burada kurtuluş artık yalnızca siyasi bir olay ya da coğrafi bir dönüş değildir; ilahî âlem ile maddi âlem arasındaki ilişkiyi yeniden düzenleyen ruhani ve kozmik bir dönüşüm olarak da anlaşılabilir.
Bu durum Kabala araştırmasını Talmud araştırmasından farklı kılar; ikisini tek bir tasavvurda birleştirmemek gerekir.
Dördüncüsü: «Armagedon» Nerede Ortaya Çıkar?
Burada önemli bir tarihsel noktayı düzeltmek gerekir: «Armagedon» teriminin kendisi Tevrat'a, Talmud'a ya da Kabala'ya ait bir terim değildir.
Bu terim, Hristiyan literatürü içinde Yuhanna'nın Vahyi 16:16'da geçer ve buradan hareketle Hristiyan geleneğinde son savaş sahnesiyle ilişkilendirilmiştir.
Dolayısıyla Tevrat ← Talmud ← Kabala ← Armagedon biçiminde doğrudan bir silsilenin varlığından söz etmek tarihsel açıdan doğru değildir.
Daha doğru olan, Yahudi ve Hristiyan eskatolojik tasavvurlarının uzun süreli iç içe geçişinden ve gelişiminden, ardından bu geleneklerin çeşitli unsurlarını bir araya getiren sonraki okumalardan söz etmektir.
Kehanetten Jeopolitiğe
İşte burada varsayımımız daha da ilgi çekici hâle gelir: Eski Ahit; ardından seçilmişlik, ahit, toprak ve dönüş; ardından sonraki Yahudi gelenekleri; ardından Mesih, kurtuluşun işaretleri ve kurtuluş öncesi acılar; ardından Talmud, Midraş ve eskatolojik tasavvurların gelişimi; ardından Kabala, Zohar, kurtuluş ve kozmik dönüşüm tasavvurları; ardından Hristiyan eskatolojik gelenekleri, son savaş ve Armagedon; ardından modern okumalar ve nihayet kehanetin yorum dünyasından siyaset ve jeopolitik dünyasına geçmesi ihtimali.
İşte burada gerçekten araştırılmaya değer soru ortaya çıkar:
Eskatolojik bir düşünce, metin ve dinî yorum dünyasından siyaset, askerî güç ve teknoloji dünyasına geçtiğinde ne olur?
Tehlike Nerede Yatıyor?
Tehlike, kehanete inanmanın kendisinde ya da belirli bir dine mensup olmakta değil, bir dizi etkenin tek bir siyasi projede birleşmesi ihtimalinde yatar: Mutlak bir eskatolojik inanç, seçilmişlik ya da istisnailik duygusu, siyasi iktidar, askerî üstünlük, muazzam teknoloji ve felaketin kurtuluşun şartı olduğu inancı.
O zaman altı temel tehlike ortaya çıkabilir.
Birincisi: Savaşı bir felaketten kurtuluş aracına dönüştürmek. Büyük savaş, kurtarıcının zuhuru için zorunlu bir aşama sayılırsa, bu tasavvura inananlar açısından onu önlemek daha az önemli hâle gelebilir.
İkincisi: Siyasi karara kutsallık atfetmek. Karar verici, eylemlerinin ilahî bir iradeyi ya da mukadder bir kehaneti gerçekleştirdiğine inanırsa, geri adım atmak ya da uzlaşmak daha zor hâle gelebilir; çünkü taviz vermek, ilahî planı sekteye uğratmak olarak görülebilir.
Üçüncüsü: Nükleer çağda tehlikenin katlanması. Modern savaş yalnızca geleneksel orduların savaşı değildir; nükleer, biyolojik ve siber silahların ve gelişmiş askerî teknolojinin varlığı, «son savaş» düşüncesini eski çağlardakinden çok daha tehlikeli kılar.
Dördüncüsü: Ayrı bir hayatta kalma fikri. Ya bir seçkinler grubu, insanlığın geri kalanı savaşın sonuçlarına katlanırken kendisini tahkim edilmiş tesislerin içinde koruyabileceğine inansaydı? O zaman son derece tehlikeli bir tasavvur ortaya çıkabilir: Biz hayatta kalacağız, dönüşümün bedelini ise öteki dünya ödeyecek.
Beşincisi: İnsanları bir kehanetin araçlarına dönüştürmek. Milyonlarca insana eskatolojik bir senaryonun unsurlarından ibaretmiş gibi bakıldığında insan, hayatı, onuru ve hayatta kalma hakkı olan bir birey olarak değerini yitirir.
Altıncısı: Kendi kendini üreten kehanet. Bu, bütün varsayımın belki de en tehlikeli noktasıdır: Belirli bir olayın meydana geleceği söylenir, ardından güç sahipleri bu olayın meydana gelmesi için siyasi ve askerî olarak harekete geçerse, kehanet artık yalnızca geleceğe ilişkin bir öngörü değildir; geleceği üretmeye yönelik bir itici güce dönüşmüştür.
İşte burada soru başlangıç noktasına döner: Ya kurtuluşa duyulan inanç, seçilmişlik inancı, siyasi iktidar, askerî üstünlük ve modern teknoloji tek bir elde birleşseydi?
O zaman Armagedon, gerçekleşmeyi bekleyen bir kehanetten mi ibaret olur… yoksa kehaneti üretmeye yönelik beşerî bir projeye mi dönüşür?
Kalbinde Hâlâ Zerre Kadar İnsanlık Taşıyan Her Yahudiye Bir Mesaj
Hiçbir kehanet okumasının savaşı, gerçekleşmesine yardım etmeniz gereken bir kadere dönüştürmesine izin vermeyin; hiçbir siyasi ya da dinî söylemin, kurtuluşunuzun başkalarının helakini gerektirdiğine sizi ikna etmesine izin vermeyin.
Kurtarıcıya inanmayı ya da zamanın sonunu beklemeyi masumların ölümünün gerekçesi hâline getirmeyin; kendi çocuklarınızı ve başkalarının çocuklarını bir kehanetin ya da siyasi projenin yakıtı yapmayın.
Kurtuluş ilahî bir vaat ise Allah, sizin kendi ellerinizle felaket üretmenize gerek kalmadan onu gerçekleştirmeye kadirdir.
Hepiniz, dünyayı sonuçları denetlenemeyecek bir savaşa sürükleyen herhangi bir projeye katılmaktan uzak durun. Zira onu alanların sınırlı olduğunu düşündüğü bir kararla başlayan savaş, kimsenin durduramayacağı küresel bir felakete dönüşebilir.
İnsan hayatının bir kehanetin yakıtı olmadığını ve masumların kanının kurtuluşun bedeli olmadığını hatırlayın.
İnsanlar metinlerin ve kehanetlerin yorumunda ayrılığa düşebilirler; ancak vicdan sahiplerinin üzerinde ayrılığa düşmemesi gereken bir şey vardır:
Milyonların helaki, gerçek bir kurtuluşa giden yol olamaz.
Hiç kimsenin, kendi yorumladığı bir kehaneti ya da bedelini sizin çocuklarınızın ve dünyanın çocuklarının ödeyeceği siyasi bir projeyi gerçekleştirmek için sizi kullanmasına izin vermeyin.
İnsanlığı yok etmenin değil, onu kurtarmanın bir parçası olmayı seçin.
Kurtuluş Allah'tan ise insanların yok edilmesini gerektirmeyecektir. Tarihin sonunu yazan Allah ise onu savaşla meydana getirmek insanın sorumluluğu değildir.
Yeryüzü bir topluluğun mülkü değildir; hayat bir halkın ayrıcalığı değildir; insan kanının dini ya da milliyeti yoktur.
Kurtuluşu aramadan önce insanı kurtarın.
Bu, insanlığın önüne tek bir soru koyan bir düşünce deneyidir:
İnsan dünyayı yok etme gücüne sahip olur, ardından kendisini onu yok etmenin kurtuluşa giden yol olduğuna ikna ederse… onu kim durdurabilir?
