Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Büyük Aldatmaca: Bir Asırlık Savaşlar… Peki Gerçekte Kim Kazandı?

İktidar, din ve medeniyet

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Sykes-Picot’dan bugüne bayraklar ve sloganlar değişti, fakat faturayı hep aynı taraf ödüyor. Tam bir asırlık çatışmaların bilançosuna dair bir okuma.

Sykes-Picot Anlaşması’ndan bugüne bayraklar değişti, rejimler değişti, sloganlar birbirini izledi; ancak nihai sonuç neredeyse hep aynı kaldı: Arap ve İslam bölgesi sürekli bedel öderken, stratejik kazanımları başkaları topluyor.

Yüz yılı aşkın bir süre boyunca bölge halkları farklı başlıklar altında bir savaştan diğerine sürüklendi: kurtuluş, direniş, millî güvenlik, sömürgecilikle mücadele, terörle mücadele, istikrarın korunması veya kimliğin savunulması.

Fakat her savaşın ardından aynı soru varlığını koruyor:

Sloganları mı, yoksa sonuçları mı yargılamalıyız?

Çünkü siyaset, söylevlerde söylenenlerle değil, sahada değişenlerle ölçülür.

Geçmiş on yılların bilançosuna baktığımızda, bölge ülkelerinin çoğunun bu dönemden eskisinden daha zayıf çıktığını görürüz: Irak yıkıldı, ardından yeniden şekillendirildi; Suriye tam bir on yıl boyunca yıpratıldı; Lübnan ekonomik ve siyasi istikrarının büyük bir bölümünü kaybetti; Yemen uzun süreli bir savaş alanına dönüştü; Gazze ise eşi görülmemiş ölçüde büyük bir yıkıma uğradı.

Her seferinde söylem zaferden, direnişte sebat etmekten ve karşı koymaktan söz ederken, şehirler yıkılıyor, ekonomiler çöküyor ve yeni kuşaklar kendi yaratmadıkları krizleri miras alıyordu.

Yasak soru

İran onlarca yıldır direniş eksenini temsil ediyorsa, neden bu eksenin faaliyet gösterdiği sahaların çoğu sonunda harabeye döndü?

İsrail bölgedeki başlıca düşmansa, neden bugün ekonomik, teknolojik ve askerî bakımdan her zamankinden daha güçlü görünüyor?

Uluslararası ilişkileri nasıl genişledi? Bölgenin neredeyse tamamı çatışmalara gömülmüşken stratejik üstünlüğünü korumayı nasıl başardı?

Bunlar cevaplar değil, her insanın sormaya hakkı olan meşru sorulardır.

Son İran savaşı: Hedefler neydi?

İlan edilen hedeflere göre: İran rejiminin devrilmesi, nükleer zenginleştirmenin sona erdirilmesi, İran’ın bölgesel nüfuzunun azaltılması ve İran’ın Körfez ile deniz geçiş yolları üzerinde etkide bulunma kapasitesinin kırılması.

Fakat mevcut sonuca bakarsak: İran rejimi hâlâ ayakta, nükleer zenginleştirme kesin olarak sona ermiş değil, İran’ın nüfuzu bölgeden silinmedi ve İran’ın stratejik baskı kozları bütünüyle ortadan kalkmadı.

Dolayısıyla, ilan edilen hedefler açısından kesin bir zaferden söz edilemez.

Öte yandan, İran’ın hiçbir kayıp vermeden çıktığı da söylenemez; zira askerî, güvenlik ve ekonomi alanlarında büyük darbeler aldı.

Fakat daha önemli soru, kayıpların büyüklüğü değildir.

Soru şudur: Savaş temel hedeflerine ulaştı mı?

Cevap açıktır.

Bedeli kim ödedi?

Asıl hikâye burada başlıyor.

Bölgesel ve uluslararası güçler arasındaki her büyük karşılaşmada ilk etkilenenler Körfez ülkeleri oluyor: deniz seyrüseferinin tehdit altına girmesi, enerji piyasalarının sarsılması, sigorta ve taşımacılık maliyetlerinin yükselmesi, petrol ve ekonomi altyapısına yönelik doğrudan güvenlik riskleri.

Yani Körfez, savaş kararını veren taraf olmadığı zamanlarda bile kendisini fırtınanın merkezinde buluyor.

Ardından daha büyük çelişki geliyor. Yıllar süren çatışmaların ardından, yüz milyarlarca tutarındaki yeniden imar projeleri ve yatırımlar konuşulmaya başlanıyor. Böylece şu soru ortaya çıkıyor:

Savaşın risklerini üstlenmiş ülkeler, nasıl oluyor da onun sonuçlarını finanse etmeye katkıda bulunması talep edilen taraflara dönüşüyor? Çatışmanın faturası, onu başlatma kararını en başta vermemiş olanların sorumluluğu hâline nasıl geliyor?

Nükleer dosya: Kriz mi, araç mı?

İran’ın nükleer programı onlarca yıldır bölgedeki en büyük tehlike olarak sunuluyor: yaptırımlar, müzakereler, tehditler, anlaşmalar, çekilmeler ve ardından yeniden müzakerelere dönüş.

Fakat bunca yılın ardından mesele hâlâ ortada duruyor. Burada meşru bir soru beliriyor:

Gerçek hedef krizi sona erdirmek miydi? Yoksa krizi yönetmek miydi?

Çünkü uluslararası siyasette bir sorunu çözmek ile onun sürmesinden yararlanmak arasında büyük bir fark vardır.

Gerçek kazanan kim?

Bölgenin tarihini okurken yapılan en büyük hata, belki de her savaşı ayrı ayrı ele alarak bir kazanan ve bir kaybeden aramaktır.

Savaşlar sona erer, anlaşmalar imzalanır ve söylemler değişir; fakat gerçek tablo ancak tam bir asırlık çatışmaların bilançosuna bakıldığında ortaya çıkar.

O zaman soru değişir: Yüz yıl sonra kim daha güçlü hâle geldi? Kim daha zayıf hâle geldi?

Gerçekliğe olduğu gibi, sloganlardan ve tarafgirliklerden uzak biçimde bakarsak, Arap ve İslam ülkelerinin çoğunun geçmiş on yıllardan daha bölünmüş, daha istikrarsız, servetleri ve insan kaynakları daha fazla tüketilmiş olarak çıktığını görürüz.

Parçalanan devletler, iç savaşlara gömülen devletler, çatışmalarda, silahlanmada ve yeniden imarda yüz milyarlar tüketen devletler; bedeli güvenlikleriyle, ekonomileriyle ve kuşaklarının geleceğiyle ödeyen halklar.

Buna karşılık, göz ardı edilmesi güç bir soru öne çıkıyor: Kim daha güçlü çıktı?

Bu okumaya göre bazıları, kendilerini birbirlerinin varoluşsal hasımları olarak sunsalar da, bölgenin yaşadığı çatışmaların bütününden en fazla yararlanan iki tarafın İsrail ve İran olduğu görüşündedir.

İsrail, geçmiş on yıllardan askerî bakımdan daha güçlü, ekonomik ve teknolojik bakımdan daha ileri, uluslararası ve bölgesel ilişkilerde önceki herhangi bir döneme kıyasla daha fazla varlık gösteren bir ülke olarak çıktı.

İran ise yaptırımlara, savaşlara ve baskılara rağmen, kendi sınırları içine hapsolmuş bir devletten, nüfuzu ve etkisi bölgedeki çeşitli sahalara uzanan bir bölgesel aktöre dönüştü.

Karşılaşmaların çoğunun yaşandığı sahalar ise genellikle istikrarları, ekonomileri ve millî birlikleri pahasına ağır bedeller ödeyen Arap ve İslam ülkeleriydi.

Buradan hareketle bazıları son derece hassas bir soru soruyor:

İsrail ile İran arasındaki karşı karşıya geliş, söylendiği gibi böylesine şiddetli ve varoluşsal ise, neden yıkıcı sonuçları çoğunlukla başka topraklarda ve ülkelerde ortaya çıkıyordu?

Neden her iki tarafın temel güç merkezleri ayakta ve varlıklarını sürdürebilecek durumda kalırken, karşılaşmanın yaşandığı sahaların kendisi sürekli yıpranma alanlarına dönüşüyordu?

İnsanlar cevap konusunda farklı düşünebilir. Fakat rakamlar ve olgular, kaçınılması mümkün olmayan bir soruyu dayatıyor: Bütün bu savaşların ardından kimin nüfuzu genişledi? Kimin gücü arttı? Kim şehirlerini, ekonomisini ve kuşaklarının geleceğini kaybetti?

Bu nedenle belki de asıl soru artık şu değildir: Son savaşı kim kazandı? Aksine şudur: Bütün savaşların toplamından kim yararlandı? Her seferinde faturayı kim ödedi? Bir sonraki faturayı da kimin ödemesi istenecek?