Büyük İsrail: Savaşlar Körfez’e ve dünya düzeninin yıkılmasına mı uzanıyor?
İktidar, din ve medeniyet
Orta Doğu savaşları, enerji geçiş güzergâhlarının denetimi ve petrodoların çöküşü arasındaki ilişkiye dair analitik bir hipotez.
Ya Orta Doğu’da art arda yaşanan savaşlar yalnızca geçici güvenlik çatışmaları değil de bölgenin bütünüyle yeniden şekillendirilmesine yönelik daha büyük bir projenin adımlarıysa?
Ya nihai hedef yalnızca İran’ı zayıflatmak ya da Arap devletlerini parçalamak değil de dünyanın bir numaralı enerji merkezi olması itibarıyla Arap Körfezi üzerinde tam bir askerî ve siyasi hâkimiyetin dayatılacağı tarihsel bir ana ulaşmaksa?
Bu hipoteze göre, Irak’tan Suriye’ye, Lübnan’a, Gazze’ye ve Yemen’e, oradan da İran’la gerilimin tırmanmasına uzanan, onlarca yıldır yaşanan gelişmeler; bölgeyi yıpratmayı, ordularını dağıtmayı, onu kaos ve bölünmeye sürüklemeyi ve böylece devasa bir stratejik genişleme projesini engelleyemez hâle getirmeyi amaçlayan uzun bir sürecin parçası olabilir.
Körfez: Asıl hedef
Bu okumada Körfez, yalnızca bir petrol bölgesi olarak değil, «dünya düzeninin kalbi» olarak görülür. Çünkü petrolü, doğal gazı, Hürmüz Boğazı’nı, Babülmendep Boğazı’nı ve Süveyş Kanalı’nı kontrol eden, yalnızca Orta Doğu’yu kontrol etmekle kalmaz; dünya ekonomisinin tamamını denetleyebilme gücüne de sahip olur.
Buradan hareketle «Büyük İsrail» fikri, salt coğrafi genişleme olmaktan çıkarak dünyanın en önemli enerji ve ticaret damarları üzerinde askerî ve siyasi kontrol kurma projesine dönüşür.
Bu nasıl gerçekleşebilir?
Birincisi: Bölgenin savaşlarla yıpratılması. Uzun savaşlar, devletlerin askerî yapılarının tahrip edilmesine, ekonominin kaynaklarının tüketilmesine, dinî cemaat ve mezhep temelli bölünmelerin yayılmasına ve halkların yalnızca hayatta kalmaya çalışan bitkin toplumlara dönüşmesine yol açar. Zamanla devletlerin egemenliklerini koruma ya da bağımsız karar alma kapasitesi çöker.
İkincisi: Kapsamlı bir güvenlik boşluğu yaratılması. Büyük bölgesel güçler çöktüğünde ya da tükenmeye sürüklendiğinde, «istikrarı» zorla tesis edecek bir güce ihtiyaç doğar. İşte bu noktada, bu tasavvura göre İsrail, bölgenin en örgütlü ve teknolojik açıdan en üstün askerî gücü, bölgesel güvenliği doğrudan veya dolaylı biçimde yönetebilecek güç olarak sunulur.
Üçüncüsü: Körfez üzerinde askerî ve siyasi kontrol kurulması. Bu aşamada nüfuz, yalnızca ittifaklardan veya anlaşmalardan ibaret olmaktan çıkar; doğrudan askerî varlığa, güvenlik üslerine, deniz geçiş güzergâhlarının kontrolüne, Körfez’deki karar alma süreçleri içinde siyasi nüfuza ve küresel enerji güvenliğinin yönetimine dönüşür.
En tehlikeli nokta: Petrodoların çöküşü
Geçen yüzyılın yetmişli yıllarından bu yana dünya ekonomik düzeni, «petrodolar» olarak bilinen sistem, yani küresel petrol ticaretinin ABD dolarına bağlanması üzerine kurulmuştur. Bu sistem, Amerika Birleşik Devletleri’ne küresel mali hâkimiyet, muazzam bir dolar basma kapasitesi, benzeri görülmemiş bir ekonomik nüfuz ve küresel bankacılık sistemi üzerinde kontrol sağlamıştır.
Ancak bu hipoteze göre, enerji kaynaklarını ve geçiş güzergâhlarını fiilen kontrol eden başka bir güç hâline gelirse, bu durum söz konusu sistemin aşamalı olarak çökmesine yol açabilir.
Amerika, Körfez üzerindeki gerçek kontrolünü kaybederse, büyük güçler —özellikle Çin ve Rusya— alternatif para birimleriyle petrol satın almaya, yeni mali sistemler kurmaya, dolara bağımlılığı azaltmaya ve Amerikan nüfuzunun dışında ekonomik ittifaklar oluşturmaya yönelecektir.
Zamanla dolara yönelik küresel talep azalır, Amerika’nın borçlarını finanse etme kapasitesi zayıflar ve Amerikan ekonomik hâkimiyeti sarsılmaya başlar.
Bu, Amerika’nın zayıflamasına nasıl yol açar?
Amerika Birleşik Devletleri yalnızca ordusu nedeniyle değil, dolar dünya düzeninin belkemiği olduğu için de güçlüdür. Dolar zayıfladığında Amerikan borcunun maliyeti artar, Amerikan ekonomisine duyulan güven azalır, Washington yaptırım uygulama kapasitesini kaybeder, siyasi ve askerî hâkimiyeti aşınır.
Yani Körfez’in kaybı, Amerika’nın gerçek güç kaynağının kaybı anlamına gelir.
Kaostan doğan yeni bir dünya
Bu hipoteze göre, mevcut savaşlar nihai hedef değil; yıpranmış, bölünmüş, askerî bakımdan zayıf, ekonomik bakımdan bağımlı ve yeni bir güvenlik sistemine tabi bir Orta Doğu üretmenin aracıdır. Bu sistemin merkezinde ise Körfez’e, enerjiye ve stratejik geçiş güzergâhlarına hâkim olan güç yer alır.
Hipotezin tarihsel bir okuması
Tarih, imparatorlukların çöküşünün birdenbire değil, dünyanın başlangıçta farkına varmadığı bir güç merkezi kaymasına yol açan aşamalı bir yıpranmayla gerçekleştiğini gösterir. Uzun savaşlar, ekonomik krizler ve mali merkezin dolara kaymasının ardından hâkimiyetini Amerika Birleşik Devletleri’ne kaptıran Britanya’da olduğu gibi.
Bugün ise Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşlar, dışarıdaki yıpranma, artan borçlar, Çin gibi rakip güçlerin yükselişi ve dünyanın dolara bağımlılığı nedeniyle benzer bir süreçle karşılaşabileceği hipotezi ortaya atılmaktadır.
Bu bağlamda Körfez ve enerji geçiş güzergâhları, dünya düzeninde belirleyici bir unsur hâline gelir; çünkü bunları kontrol eden, dünya ekonomisi üzerinde doğrudan etkiye sahip olur. Hipoteze göre, bu bölgenin kontrolünde meydana gelecek herhangi bir değişim —ister nüfuz, ister ittifaklar, ister dengelerin yeniden şekillendirilmesi yoluyla olsun— dünya düzeninin yeniden düzenlenmesine ve belki de, daha önce Britanya’da olduğu gibi, ancak yavaş ve dolaylı bir biçimde, Amerikan hâkimiyetinin aşamalı olarak gerilemesine yol açabilir.
Çünkü tarihteki büyük dönüşümler ani bir çöküşle değil, gücün aşamalı olarak yeniden dağılımıyla gerçekleşir; hâkimiyet bir devletten diğerine yalnızca doğrudan savaşlar yoluyla değil, ekonomi, enerji ve stratejik nüfuz üzerinden geçer.
Korona pandemisinden enerji pandemisine
Bu okumaya göre, korona pandemisi sırasında yaşananlar yalnızca olağan bir sağlık müdahalesi değil; daha önce görülmemiş tedbirlerin dayatılmasına ve ekonomi, toplum ve siyasetin «zorunluluk» başlığı altında yeniden şekillendirilmesine imkân veren küresel bir korku durumu yaratılarak dünyanın «büyük krizler» aracılığıyla nasıl yönetilebileceğine dair pratik bir modeldi.
Pandemi sırasında havaalanları kapatıldı, küresel seyahat sekteye uğratıldı, okulların ve üniversitelerin faaliyetleri durduruldu, hareket ve çalışma üzerinde kapsamlı kısıtlamalar getirildi, dijital gözetim hızlandırıldı ve sağlık politikaları topluca dayatıldı. Bu okumaya göre, tedbirlerin boyutu, «küresel olağanüstü hâl» ilan edildiğinde küresel sistemlerin çok kısa bir süre içinde normal hayatı ne ölçüde felce uğratabildiğini ortaya koydu.
Hipotez buradan, «enerji pandemisi» olarak adlandırılabilecek duruma uzanır: Dünya gelecekte aynı şekilde kullanılacak büyük bir enerji krizine girebilir; ancak bu kez petrol ve doğal gaz akışının kesintiye uğratılması, deniz geçiş güzergâhlarının kapatılması, tedarik zincirlerinin aksatılması, yakıt kıtlığı, hava trafiğinin çöküşü, küresel ticaretin sekteye uğraması, gübre ve tarımsal enerji kıtlığı ve gıda fiyatlarının yükselmesi yoluyla.
Böylece dünya, yaygın bir ekonomik durgunluğa, toplumsal istikrarsızlığa, üretim zincirlerinin çöküşüne ve merkezî sistemlere daha büyük bir bağımlılığa sürüklenir.
Hipoteze göre yöntem benzer görünmektedir: Büyük bir kriz yaratmak ya da mevcut bir krizden yararlanmak, ardından korku ve istikrarsızlık durumunu büyütmek, sonra hazır merkezî çözümler sunmak, ardından yeni siyasi ve ekonomik dönüşümler dayatmak ve son olarak küresel güç dengelerini yeniden şekillendirmek.
Bu bağlamda sağlık, enerji, gıda, iklim ve güvenlik krizleri yalnızca birbirinden ayrı olaylar olmaktan çıkar; daha merkezî ve daha fazla denetlenen bir dünyaya varacak şekilde, dünya düzenini aşamalı olarak yeniden tasarlamanın araçlarına dönüşür.
Sonuç
Bu hipotez doğruysa, bugün yaşananlar yalnızca İran ile İsrail arasında bir karşılaşma değil, dünya haritasını yeniden çizmek için yürütülen uzun soluklu bir projedir.
Nihai hedef savaşın kendisi değil, Körfez’i kontrol etmektir; çünkü Körfez’i kontrol etmek petrolü kontrol etmek, petrolü kontrol etmek ise dünya ekonomisini denetlemek anlamına gelir. O zaman devletlerin çöküşü yalnızca bir yan sonuç değil, İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana Amerika’nın öncülük ettiği dünya düzeninin yıkılmasıyla sonuçlanabilecek daha büyük bir sürecin adımı olacaktır.
En tehlikeli soru ise varlığını koruyor: Gördüklerimiz yalnızca bölgesel bir çatışma mı? Yoksa küresel güç merkezini Körfez’i kontrol edenin eline geçirebilecek tarihsel bir dönüşümün başlangıcı mı?
