Stratejik bir düşünme alıştırması: Ya Orta Doğu için mümkün olan en kötü senaryoyla karşı karşıyaysak?
İktidar, din ve medeniyet
Tek bir hipotezi sınayan bir çalışma: Bölgenin krizleri birbirinden ayrı olaylar mı, yoksa bölgesel ve küresel düzeni yeniden şekillendiren uzun bir sürecin halkaları mı?
Yöntem
Bu çalışma üç düzey arasındaki ayrıma dayanır: belgelenmiş tarihsel olgular, bunlardan çıkarılan sonuçlar ve belirli bir açıklamayı sınamak üzere ortaya konulan hipotezler. Dolayısıyla hiçbir sonuç nihai bir hakikat olarak sunulmaz; aksine, yeni kanıtlar, belgeler ve olaylar ışığında yeniden değerlendirmeye tabi tutulur. Böylece çalışmanın araştırma niteliği korunur ve çalışma, stratejik düşünmeye yönelik bir alıştırma hâline gelir.
Uyarı
Bu, bir hipotez ortaya koymaya ve ardından doğru olması durumunda muhtemel sonuçlarını incelemeye dayanan bir stratejik planlama alıştırmasıdır. Bu düşünme biçimi, askerî kurumların ve araştırma merkezlerinin risk senaryoları hazırlarken kullandıkları yaklaşıma benzer. Burada soru, «Bu oluyor mu?» değil, «Ya bu oluyorsa? Sonuç ne olur?» sorusudur.
Hipotez
Orta Doğu’da birbirinden ayrı krizler dizisi gibi görünen gelişmelerin bağımsız olaylar değil, bölgeyi siyasi, ekonomik ve coğrafi bakımdan yeniden şekillendirmeye yönelik uzun vadeli bir projenin birbiriyle bağlantılı halkaları olduğu varsayılmaktadır.
Bu çalışma, söz konusu projenin tek bir devlet tarafından, hükümetleri, baskı gruplarını, elit ağlarını veya sınır aşan nüfuza sahip örgütleri içerebilecek sınırlı bir nüfuz merkezleri ve karar alıcılar ağı aracılığıyla yönetildiğini varsayar. Bu hayalî senaryo çerçevesinde bazıları, Masonluk gibi kamuoyunda tartışmalara konu olan oluşumların, «küresel elitler» veya «İlluminati» olarak nitelenen grupların, siyasi baskı gruplarının ya da küresel Siyonist yönelimlere sahip hareketlerin rollerinin bulunduğunu tasavvur edebilir.
Hipotez, işleyiş mekanizmasının bütün katılımcıların planın tamamını bilmesine değil, «bilmesi gereken» ilkesine dayandığını varsayar. Buna göre bütün resmi yalnızca son derece sınırlı sayıda kişi bilir; her düzey ise kendi rolünü yerine getirmek için ihtiyaç duyduğu bilgiler doğrultusunda, kurumuna veya devletine ait siyasi, ekonomik ya da güvenlikle ilgili amaçlara hizmet ettiğini düşünerek çalışır.
Dolayısıyla plan, binlerce yetkilinin veya çalışanın nihai hedefi bilmesini gerektirmez. Sınırlı sayıda karar alıcının bütünsel bir bakışa sahip olması yeterlidir; diğer kurumlar ise kendi çıkarlarının veya doğrudan görevlerinin yönlendirmesiyle doğal görünen bir biçimde hareket eder.
Bu hareket noktasından yola çıkan çalışma, savaşları, krizleri ve ittifakları birbirinden ayrı olaylar olarak görmez; yalnızca analiz amacıyla, bunların daha büyük bir stratejik hedefe ulaşmak üzere bölgesel düzenin yeniden şekillendirilmesi sürecindeki ardışık aşamalar olabileceğini varsayar.
Varsayılan nihai hedef
Bu hipoteze göre nihai hedef, yalnızca bir savaşı kazanmak, bir rejimi devirmek veya bir devletin sınırlarını genişletmek değil; Orta Doğu’daki jeopolitik ve ekonomik düzeni, gelecek on yıllar boyunca küresel güç dengelerini değiştirecek biçimde yeniden şekillendirmektir.
Çalışma, bu hedefe giden yolun dünyanın en önemli ticaret ve enerji arterleri olan Hürmüz Boğazı, Babülmendep ve Süveyş Kanalı üzerinde doğrudan veya dolaylı denetim kurmaktan geçtiğini varsayar.
Bu geçiş yollarını etkileme kapasitesine sahip olan, petrol ve doğal gaz akışını, tedarik zincirlerini, navlun fiyatlarını ve uluslararası ticareti, dolayısıyla dünya ekonomisinin tamamını etkileme konusunda büyük bir kapasiteye sahip olur.
Hipotez, tekrarlanan krizlerin, bölgesel savaşların ve güvenlik alanındaki istikrarsızlıkların kendi başlarına birer amaç değil, küresel ekonomik düzeni yeni bir güç merkezine daha bağımlı kılacak biçimde nüfuz haritasını yeniden çizmenin araçları olduğunu varsayar.
Bu senaryonun doruğunda çalışma, İsrail’in siyasi projesinde tarihsel ve dinî vizyonunun gerçekleşmesi olarak gördüğü yeni bir aşamayı ilan ettiğini tasavvur eder. Bu aşama, bölgesel ortamın bu dönüşüme karşı çıkmayı daha güç hâle getirecek biçimde değişmesinin ardından, Mabedin inşası projesini hayata geçirme çabasıyla eş zamanlı olarak «Büyük İsrail» projesinin ilanını içerir.
Çalışma ayrıca bu dönüşümün dinî veya coğrafi boyutla sınırlı kalmayıp ekonomik boyuta da uzandığını varsayar. Zira küresel deniz geçiş yolları üzerindeki denetim, enerji piyasalarını, emtia fiyatlarını ve ticaret akışını, dolayısıyla uluslararası ekonominin dengelerini etkilemenin bir aracına dönüşür.
Bu senaryoda askerî hâkimiyet nihai hedef olarak değil; enerji, ticaret ve finans akışlarının denetimine dayanan, yeni güç merkezine devletlerin kararlarını ve ekonomilerini etkileme konusunda benzeri görülmemiş bir kapasite kazandıran küresel ekonomik ve siyasi nüfuza ulaşmanın bir aracı olarak görülür.
Dönüşüm nasıl başlar?
Bu çalışma, tarihteki büyük dönüşümlerin genellikle açık bir ilanla başlamadığını; her olayın diğerinden bağımsız göründüğü, ancak bütün resme bakıldığında anlam kazandığı uzun bir birikimli olaylar dizisi içinde şekillendiğini varsayar.
Bu varsayımsal senaryoda İsrail projesi — eğer gerçekten varsa — yalnızca askerî yoldan kesin sonuç almaya değil, geçmişte imkânsız olanın gelecekte fiilî bir gerçekliğe dönüşmesi için çevresindeki siyasi, ekonomik ve dinî ortamın yeniden şekillendirilmesine dayanır.
Birinci aşama: Bölgesel ortamın yıpratılması
Bölge uzun bir savaşlar, çatışmalar ve ekonomik krizler sarmalına girmeye başlar; böylece çevredeki devletler büyük bölgesel projelerden çok kendi iç istikrarlarını korumakla meşgul olur.
Hipoteze göre bu aşama, orduların ve askerî kapasitelerin yıpranmasına, mali rezervlerin tükenmesine, borçların ve dışa ekonomik bağımlılığın artmasına, devletlerin uzun süreli çatışmalara girme kapasitesinin gerilemesine ve önceliğin bölgesel meselelerden iç krizlere kaymasına yol açar.
İkinci aşama: İttifakların yeniden şekillendirilmesi
Yıllar süren yıpranmanın ardından eski ittifaklar çözülmeye başlar; ideolojik sloganlardan çok ekonomik çıkarlara ve güvenlik çıkarlarına dayanan yeni ittifaklar ortaya çıkar.
Bu aşamada normalleşme, güvenlik iş birliği ve ortak ekonomik projeler, daha önce halk tarafından reddedilirken olağan uygulamalar hâline gelir.
Üçüncü aşama: Ekonominin yeniden tasarlanması
Çalışma, çatışmanın merkezinin giderek toprak üzerindeki denetimden ekonomi üzerindeki denetime kaydığını varsayar.
Hedef; enerji güzergâhlarını, limanları, deniz geçiş yollarını, tedarik zincirlerini, ulaşım ve lojistik ağlarını, veriyi ve teknolojiyi denetlemek hâline gelir.
Bu ağları yönetme kapasitesine sahip olan, geleneksel askerî gücün sınırlarını aşan bir etkiye sahip olur.
Dördüncü aşama: Bilincin yeniden şekillendirilmesi
Hipotez, her büyük tarihsel dönüşümün toplumların bilincinde de bir dönüşüm gerektirdiğini öne sürer.
Bu nedenle, nihai ilandan önceki yıllarda siyasi, medyatik ve kültürel söylemde tedricî bir değişim yaşandığını tasavvur eder. Böylece tartışmaya dahi açık olmadığı düşünülen fikirler önce kamusal tartışmanın bir parçası olur, ardından giderek uluslararası toplumun bazı kesimlerince kabul edilen bir gerçekliğe dönüşür.
Beşinci aşama: İlan anı
Bu senaryonun doruğunda çalışma, İsrail liderliğinin yeni bir tarihsel aşamaya girildiğini ilan ettiğini ve bunu uzun zamandır beklenen millî veya dinî bir vizyonun gerçekleşmesi olarak nitelediğini tasavvur eder.
Hipoteze göre bu, uzun bir dönüşümler sürecinin başlangıcı değil, doruk noktası olarak yeni bir siyasi projenin ilanını veya Kudüs’ün dinî konumuyla bağlantılı adımları içerebilir.
Bu okumada hedef yalnızca bölgesel nüfuzu genişletmek değil; yıllar süren krizler ve dönüşümler boyunca yeniden şekillendirilmiş bölgesel gerçeklikten yararlanarak İsrail’i ticaret, enerji ve teknolojide merkezî bir aktör hâline getiren ekonomik ve siyasi bir konumu sağlamlaştırmaya çalışmaktır.
Ek bir varsayım
Senaryoyu sınamayı en uç noktaya taşımak için çalışma, büyük güçlerin açık rekabetlerine rağmen bu meselede çatışan taraflar olarak hareket etmediklerini varsayar. Aksine, doğrudan destek, göz yumma veya dengeleri projenin aşamalarının sürmesine imkân verecek biçimde yönetme yoluyla, varsayılan projeyi uzun vadeli stratejik çıkarlarıyla çelişmeyen bir girişim olarak ele aldıklarını varsayar.
Hipotez bir başka ihtimal daha ekler: Büyük devletlerin çıkarları arasında belirli bir uyumun oluşmasına katkıda bulunan elit ağlarının, sınır aşan örgütlerin, baskı gruplarının ve nüfuz merkezlerinin varlığı. Buna göre eşgüdüm, zorunlu olarak bütün hükümetler arasında doğrudan değil; siyaset, ekonomi, medya ve finans alanlarında etkili çevreler aracılığıyla sağlanır.
Bu senaryoda söz konusu ağların bütün üyelerinin tek bir hedef için çalıştığı veya bütün resmi bildiği varsayılmaz. Her taraf, kendi çıkarlarına hizmet ettiğine inandığı doğrultuda hareket ederken bu çıkarlar giderek daha büyük projeye hizmet eden bir yönde kesişir.
Hipotez, bu tür bir kesişmenin yeni olmadığını; İsrail Devleti’nin 1948 yılında kuruluşuna eşlik eden uluslararası destek, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği gibi büyük güçlerin onu erken dönemde tanıması, ardından Çin dâhil diğer devletlerle ilişkilerinin gelişmesi gibi belirleyici tarihsel dönüm noktalarına kadar uzandığını öne sürer. Bu hayalî senaryoda bunlar, hipotezin savunucularının yalnızca bağımsız siyasi kararlar olarak değil, uzun vadeli bir uluslararası uzlaşının başlangıcı olarak yorumlayabilecekleri göstergelerden biri olarak görülür.
Çalışma ayrıca bazı bölge hükümetlerinin bu sürecin kimi kısımlarından haberdar olabileceğini veya kendi çıkarlarından hareketle ona uyum sağlayabileceğini varsayar. Buna karşılık halklar bütün resmi kavrayamaz; çünkü her aşama uzun vadeli bir projenin parçası değil, doğrudan içinde bulunduğu koşullara verilen bir karşılık gibi görünür.
Doruk noktası
Bu varsayımsal senaryoya göre varsayılan proje, savaşların patlak vermesi, ittifakların kurulması veya nüfuz haritalarının yeniden çizilmesiyle değil; yeni gerçekliğin, nihai hedefin ilanını bu hedefin zaten gerçekleşmiş kısmının kabulüne yaklaştıracak ölçüde yerleştiği anda doruğuna ulaşır.
Çalışma, uzun yıllar süren askerî yıpranmanın, ekonomik dönüşümlerin, ittifakların yeniden şekillendirilmesinin ve güç dengelerindeki değişimlerin, bölgesel ve uluslararası ortamı çevredeki devletlerin gidişatı değiştirme kapasitesini geçmişe kıyasla sınırlayacak biçimde hazırlamış olduğunu varsayar.
Bu anda hipotez, İsrail’in millî ve dinî vizyonunun taçlanması olarak gördüğü yeni bir aşamaya geçtiğini ilan ettiğini tasavvur eder. Bu, yayılmacı bir siyasi projenin ilanını, Kudüs’ün konumuyla bağlantılı adımları veya Mabedin inşası projesini içerebilir. Bunlar, bu varsayımsal anlatıda, projenin destekçilerinin kehanetler veya tarihsel vaatler olarak gördükleri şeylerin gerçekleşmesi sayılır.
Çalışma, bu senaryonun en tehlikeli yönünün ilanın kendisi değil; güç dengelerinin, deniz geçiş yollarının, enerji güzergâhlarının, siyasi ittifakların ve ekonomik gerçekliğin zaten yeniden şekillendirilmiş olduğu bir zamanda yapılması olduğunu öne sürer. Böylece siyasi veya askerî itiraz, sonuçları değiştirmede daha az etkili olur.
Belirleyici olay projenin ilanı değil, bu ilanı mümkün ve sürdürülebilir kılan ortamın tamamlanmasıdır.
Peki ya sonrası?
Bu düşünce alıştırmasının amaçları doğrultusunda bu senaryonun gerçekleştiğini varsayarsak bölge, bir çatışmanın sonuyla değil, güç kavramının kendisinin yeniden tanımlandığı yeni bir bölgesel ve uluslararası düzenin doğuşuyla karşı karşıya olacaktır.
Tarih bize küresel hâkimiyetin her zaman coğrafi yüz ölçümü veya nüfus büyüklüğüyle bağlantılı olmadığını öğretir.
Hükmettiği kıtalara kıyasla küçük bir ada olan Büyük Britanya, dünyanın geniş kesimlerine nüfuzunu her yerde en büyük orduya sahip olduğu için değil, gücün diğer unsurlarını iyi kullandığı için yayabilmiştir: denizlere hâkim olmak; limanları, ticaret yollarını ve finansmanı denetlemek; istihbarat ağlarından, ittifaklardan ve ticaret şirketlerinden yararlanmak. Böylece kendisinden binlerce kilometre uzaktaki devletleri etkileyebilir hâle gelmiştir.
Bu varsayımsal senaryoda çalışma, varsayılan projenin benzer bir mantığı, fakat yirmi birinci yüzyılın araçlarıyla uygulamayı amaçladığını varsayar.
Devletleri askerî olarak işgal etmek yerine hedef, dünya ekonomisinin bağlı olduğu stratejik düğüm noktalarını denetlemek hâline gelir. Her yere ordu konuşlandırmak yerine nüfuz; deniz geçiş yollarının, enerji güzergâhlarının, küresel limanların, tedarik zincirlerinin, teknoloji ve verinin, mali sistemin, güvenlik ve siyaset alanındaki ittifak ağlarının denetimine dayanır.
O zaman bu kilit noktalar üzerindeki denetim, toprakların kendisi üzerindeki doğrudan denetimden daha etkili hâle gelir.
Bu okumada hipotez, İsrail’in bu senaryoya göre siyasi ve dinî hedeflerini gerçekleştirdikten sonra geleneksel anlamda bir imparatorluk kurmaya değil; coğrafi konumundan, bölgesel ortamın yeniden şekillendirilmesinden ve en önemli ticaret ve enerji güzergâhlarının çevresindeki nüfuzundan yararlanarak kendisini küresel ekonomi ağında başlıca bir merkez hâline getirecek konumu sağlamlaştırmaya çalıştığını tasavvur eder.
Bu noktada güç artık yalnızca tank veya uçak sayısıyla değil; enerji fiyatlarını, ticaret akışını, tedarik zincirlerini, yatırımları ve devletlerin ekonomik kararlarını etkileme kapasitesiyle ölçülür.
Britanya İmparatorluğu’nun gücünün sırrının çıktığı adanın büyüklüğünde değil, küresel ticaretin kilit noktalarını denetleyebilmesinde olması gibi, bu çalışma da yirmi birinci yüzyıldaki herhangi bir hâkimiyet projesinin — eğer varsa — dünyayı işgal etmeye değil, dünyayı kendisine bağımlı kılan anahtarları denetlemeye dayanacağını varsayar.
Çalışmanın soruları
Bu hipotez, okuyucuyu kendisinin hakikat olduğuna ikna etmeyi değil; geçtiğimiz yüzyılın olaylarını tek bir tablonun parçalarıymış gibi okuyarak sınanmayı ve ardından şu soruyu sormayı amaçlar: Bunlar birbiriyle bağlantılı olabilir mi, yoksa bu bağlantı, olaylar yaşandıktan sonra zihnin ürettiği bir yanılsamadan mı ibarettir?
Bu hipotez doğruysa, Sykes-Picot Anlaşması, Balfour Deklarasyonu, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı, İsrail’in 1948 yılında kuruluşu, 1948, 1967 ve 1973 savaşları, barış anlaşmaları, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki savaşlar ve nihayet günümüzdeki çatışmalar gibi büyük tarihsel dönüm noktaları, uzun vadeli bir projenin ardışık aşamaları olarak yeniden okunabilir mi? Yoksa her olayın bağımsız bir açıklaması ve kendine özgü koşulları mı vardır?
Bir aşamadan diğerine geçiş tek bir stratejik yönelim mi taşıyordu, yoksa her dönemin koşullarının dayattığı tarihsel bir ardışıklıktan mı ibaretti?
Varsayılan hedef Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmekse, son yüz yıl boyunca hangi işaretlerin ortaya çıkmış olması gerekirdi? Güç dengeleri sürekli olarak tek bir merkeze mi yöneliyordu? Siyasi ve ekonomik dönüşümler tekrar tekrar aynı stratejik hedefe mi hizmet ediyordu? Nüfuz haritaları birikimli bir biçimde mi, yoksa rastlantısal olarak mı değişti? Deniz geçiş yolları ve enerji üzerindeki denetim, topraklar üzerindeki doğrudan denetimden daha önemli hâle mi geldi?
Buna karşılık hangi olaylar bu hipotezi zayıflatır? Bu gidişata ters düşen büyük kararlar var mıdır? Plan var olsaydı başarılı olması beklenen projeler başarısız olmuş mudur? Büyük güçler arasındaki anlaşmazlıklar, birleşik herhangi bir projenin yokluğunu mu ortaya koymaktadır? Geçtiğimiz yüzyılda yaşananlar, kapsamlı bir planın varlığını varsaymaya gerek kalmadan çıkarlar dengesi, devletler arası rekabet ve siyasi hatalar mantığıyla açıklanabilir mi?
Çalışma okuyucuya yalnızca hipotezi destekleyen kanıtları değil, onu çürütebilecek kanıtları da aramasını önerir. Çünkü sınanamayan veya yanlışlanamayan bir hipotez, bilimsel bir hipotez değil, yalnızca bir inançtır.
Bu nedenle çalışmanın gerçek değeri nihai bir cevaba ulaşmakta değil; okuyucuyu tarihi eleştirel bir gözle yeniden okumaya, kesin yargılara varmadan olaylar arasında bağlantı kurmaya, karşıt kanıtları ihmal etmeden örüntüleri incelemeye ve kanıtlanabilecek olanla ihtimal alanında kalanı birbirinden ayırmaya alıştırmakta yatar.
Orta Doğu son yüz yıl boyunca birbirinden ayrı krizler dizisi mi yaşıyordu, yoksa — bu hipotez doğruysa — bütün resmi henüz açıklığa kavuşmamış yeni bir gerçekliğe doğru yavaş yavaş ilerliyor muydu?
Rakip hipotezler
Bu çalışma varsayımsal tek bir hipotez sunar, ancak olaylara ilişkin başka açıklamaların varlığını dışlamaz. Orta Doğu’nun geçtiğimiz yüzyılda tanık olduğu savaşlar ve dönüşümler, birleşik bir proje olmaksızın devletlerin çıkarlar uğruna rekabetinden, siyasi hatalardan veya ekonomik değişimlerden kaynaklanmış olabilir. Bu nedenle hipotezin sınanması ve alternatiflerle karşılaştırılması, yöntemin temel bir parçası olmayı sürdürür.
Hipotezi destekleyen veya zayıflatan göstergeler
Hipotez doğruysa nüfuzun deniz geçiş yolları ve enerji üzerindeki denetime yönelmesi, bölgesel güçlerin zayıflatılmasının sürmesi ve ittifakların tek bir güç merkezine hizmet edecek biçimde değişmesi gibi tekrarlanan göstergelerin ortaya çıkması beklenir. Ancak olgular aksi yönde eğilimler veya temel çelişkiler ortaya koyarsa bu, hipotezi zayıflatır ve yeniden değerlendirilmesini gerektirir.
Neden Orta Doğu?
Bu senaryo, Orta Doğu’nun yalnızca coğrafi bir bölge olmadığını; üç kıtanın buluşma noktasını temsil ettiğini ve dinî ve tarihsel konumunun yanı sıra en önemli enerji rezervlerini ve dünya ekonomisini etkileyen en önemli deniz geçiş yollarını barındırdığını varsayar. Dolayısıyla küresel düzeni yeniden şekillendirmeye yönelik bir proje varsa bu bölge onun başlangıç noktası veya ağırlık merkezi olabilir.
Çalışmanın zaman çizelgesi
Çalışma; Osmanlı Devleti’nin sonundan başlayıp Balfour Deklarasyonu, İsrail’in kuruluşu, Arap-İsrail savaşları, barış anlaşmaları, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki savaşlar üzerinden güncel gelişmelere uzanan, son yüz yılın olaylarını sıralı biçimde okumaya dayanır. Bu okuma, zorunlu bir bağlantının varlığını kanıtlamayı değil; söz konusu olayların birbirinden ayrı krizler mi olduğunu, yoksa hipotez çerçevesinde tek bir sürecin birikimli aşamaları olarak mı açıklanabileceğini sınamayı amaçlar.
Toplumlar ne yapabilir?
Orta Doğu’da sürmekte olan dönüşümlerin niteliği ne olursa olsun, toplumların kendi geleceklerini etkileme kapasitesi varlığını korur. Eleştirel bilincin inşası, hiçbir anlatının sorgulanmadan kabul edilmemesi, eğitimin ve bilimsel araştırmanın geliştirilmesi, yerel ekonomilerin güçlendirilmesi, iyi yönetişim kurumlarının desteklenmesi ve bölgesel iş birliğinin artırılması; devletlerin ve toplumların zorluklarla başa çıkma ve değişen koşullara uyum sağlama kapasitesini artıran etkenlerdir.
İman perspektifinden bakıldığında ise tarihe yalnızca insanların iradesi hükmetmez; tarihin olayları değişmez ilahî yasalar çerçevesinde cereyan eder. Bu yasalar, değişimin toplumların kendi içlerinden başladığı, zulüm ve bozgunculuğun kalıcı olmadığı ve üstünlüğün milletler arasında el değiştirmesinin tarihte süregelen bir yasa olduğu esasına dayanır.
﴿وَتِلْكَ الْأَيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ﴾ (İşte o günleri insanlar arasında dönüşümlü olarak döndürürüz.) [آل عمران: ١٤٠]
Dolayısıyla bilinç, ıslah, salih amel ve adalet ile hak değerlerine dönüş; kalkınmaya ve geleceği şekillendirme kapasitesini yeniden kazanmaya yönelik her projenin temel unsurlarını oluşturur.
