Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Netanyahu ve Sıradaki Düşman

İktidar, Din ve Medeniyet

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Korku siyasi bir yönteme dönüştüğünde ve tehlike arayışı dünya barışını tehdit etmeye başladığında.

Bana göre Binyamin Netanyahu’yu, siyasi kariyeri boyunca bir dizi savaşa girmiş bir İsrail başbakanından ibaret görmek mümkün değildir. Onun siyasi geçmişi, kanaatimce, dünyayı okumaya yönelik bütünlüklü bir yöntemi ortaya koymaktadır: Sürekli olarak sıradaki tehlikeyi aramak, bunu İsrail için varoluşsal bir tehdit olarak sunmak, ardından da bu tehdidi, daha da güçlenmeden askerî ve siyasi harekete geçmenin gerekçesine dönüştürmek.

Bu, yalnızca Gazze savaşıyla veya İran’la yürütülen savaşla ilgili bir gözlem değildir. On yıllara yayılan bir süreçtir.

Netanyahu Doktrini: «Unutmayacağız ve Affetmeyeceğiz» ve Sıradaki Düşmanın İnşası

«Unutmayacağız ve affetmeyeceğiz» yalnızca bir slogan değildir; benim okumama göre Netanyahu’nun somutlaştırdığı yöntemin özüdür: Zulme ilişkin tarihsel hafızayı, düşmanın adı, yeri ve zamanı değişse bile varlığını koruduğu kalıcı bir siyasi hafızaya dönüştürmek.

Netanyahu aynı ifadeyi, 7 Ekim olayları ve bunlarla bağlantılı öldürme ve esir alma eylemleri bağlamında da kullanmıştır. Bu bağlamdaki sözlerinden biri de şudur: «לא נשכח ולא נסלח» (Unutmayacağız ve affetmeyeceğiz).

Roma ← Avrupa’daki zulüm ← Holokost ← Irak ← İran ← Gazze ← sıradaki düşman. Yani geçmiş kapanmaz; bir sonraki tehlikeyi belirlemek üzere sürekli yeniden çağrılır.

Tehlike, tarihi hatırlamakta değil; «Unutmayacağız ve affetmeyeceğiz» ifadesinin, trajedinin tekrarlanmasını engelleyen bir hafızadan, çatışmayı sonu gelmeyecek biçimde açık tutan siyasi bir yönteme dönüşmesindedir.

Soğuk Savaş’tan Yeni Orta Doğu’ya

Netanyahu’nun siyasi kişiliği, İsrail’in kendisini Sovyetler Birliği tarafından farklı derecelerde desteklenen Arap güçleriyle çevrili gördüğü bir dünyada, Soğuk Savaş döneminde şekillendi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Netanyahu’nun söyleminde tehlike kavramı sona ermedi. Yalnızca düşman değişti.

İlginin odağı terörizme, Irak’a, İran’a, Suriye’ye, Hizbullah’a ve Hamas’a kaydı. Tek bir savaşa değil, bütün sürece bakmanın önemi de burada yatmaktadır; düşman değişir, fakat tehdit mantığı sabit kalır.

Irak

2002 yılında Netanyahu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgale hazırlandığı bir sırada ABD Kongresi’nin karşısına çıktı. Tutumu, uzaktan izleyen bir gözlemcinin tutumu değildi; Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesini güçlü biçimde destekleyenler arasındaydı ve Irak’ı Amerikalılara, karşılık verilmesi gereken bir tehlike olarak sundu.

Yıllar sonra, bölgeyi daha güvenli hâle getireceği söylenen savaşın dünyaya vaat edilen istikrarı üretmediği; aksine kaosa, mezhepçiliğe, silahlı grupların yükselişine ve bölgesel dengenin yeniden şekillenmesine geniş kapılar açtığı netleşti.

Burada soru şudur: Irak’tan alınan ders, önleyici savaş politikasından vazgeçmek için yeterli oldu mu? Sonraki tarih şöyle diyor: Hayır.

İran

Irak’tan sonra İran, Netanyahu’nun bakışının merkezine yerleşti. İran, son yıllarda birdenbire ortaya çıkan bir tehlike değildi; ona karşı uyarıda bulunmak, on yıllardır söyleminin bir parçasıydı. Zamanla, bir nükleer programa ilişkin uyarı, İran’ı İsrail’in en büyük stratejik düşmanı olarak gören bütünlüklü bir tasavvura dönüştü.

Ardından siyasi baskıdan askerî eyleme geçildi. Böylece yıllarca gelecekteki bir tehlike olarak sunulan şey, gerçek bir savaşa dönüştü. Daha da tehlikelisi, savaş artık yalnızca İsrail’in savaşı olmaktan çıktı; Amerika Birleşik Devletleri doğrudan taraf hâline geldi. İşte burada mesele, İsrail’in güvenliğinden dünyanın güvenliğine dönüşmektedir.

Gazze

Ardından Gazze geldi. Buradaki savaş, silahlı bir gruba karşı sınırlı bir askerî operasyon olmaktan çıkarak insani, siyasi ve bölgesel etkileri muazzam boyutlara ulaşan geniş çaplı bir savaşa dönüştü; Gazze Şeridi’nin geleceğiyle, güvenlik denetimiyle, zorla yerinden edilmeyle ve Filistin meselesinin geleceğiyle bağlantılı hâle geldi.

Bu aşamada, siyasi bir sonu olmayan savaş mantığı olarak adlandırabileceğim şey açıkça ortaya çıktı: Bir düşman ortadan kalktığında yeni bir tehlike belirdi; bir güvenlik sorunu ortaya çıktığında daha büyük bir mücadelenin parçası hâline geldi. Böylece bölge, kesintisiz bir savaşlar silsilesine dönüşmektedir.

Kadim Tarih Siyasi Zihinde Yaşamaya Devam Ediyor

Bu yöntemi anlamak için gündelik siyasete bakmak yeterli değildir; Yahudi tarihinin siyasi söylemde nasıl çağrıldığına bakmak gerekir. İkinci Tapınak’ın Roma tarafından yıkılması, Avrupa’daki zulüm ve Holokost, Yahudi ve İsrail siyasi hafızasında güçlü biçimde yer alan unsurlardır.

Ancak sorun, tarihin zulme karşı uyarıda bulunan bir hafıza olmaktan çıkıp bugünü okumak için kalıcı bir bakış açısına dönüşmesiyle başlar. O zaman dünya, imparatorluklar ve düşmanlar silsilesi hâline gelir: Dün Roma, daha sonraki dönemlerde Avrupa ve zulüm, ardından terörizm, sonra Irak, sonra İran, sonra Hamas, sonra Hizbullah, sonra Suriye, ardından bir kez daha İran.

Bu, mutlaka birbirinin aynı düşmanlardan oluşan bir liste değildir; ancak siyasi söylemde İsrail’i çevreleyen tek bir tehditler silsilesine dönüşmektedir.

Tarihsel Mağdurdan Beklemeyen Güce

En tehlikeli dönüşümü burada görüyorum. Tarihsel hafıza, geçmişte Yahudilerin tehlikeyi beklediğini, dünyanın onları korumadığını ve sonucun felaket olduğunu söylüyorsa, siyasi çıkarım şu olur: Sıradaki tehlikeyi beklemeyeceğiz. Önleyici saldırı doktrini de buradan doğar.

Fakat bir devlet bu mantığı kalıcı biçimde benimsediğinde, «sıradaki tehlike»nin tanımı son derece tehlikeli bir meseleye dönüşür. Çünkü düşman yalnızca bugün sana saldıran kişi değildir; yarın sana saldırabilecek kişi, ardından yıllar sonra sana saldırma kapasitesine sahip olabilecek kişi, sonra da senden nefret edenlerle ittifak kurabilecek kişi de düşman hâline gelebilir. Böylece tehlike kavramı sınırsızca genişler.

Sorun Düşmanların Varlığı Değil

Benim gördüğüm sorun, İsrail’in düşmanlarının olması değildir; dünyadaki bütün devletlerin düşmanları vardır ve hepsi tehlikelerle karşı karşıyadır. Sorun, tehlikenin varlığını dış politikanın yürütülmesinde kalıcı bir yönteme dönüştürmektir. Güvenlik, rakibi güçlenmeden vurma esasına dayandığında, rakibin kendisi de aynı biçimde düşünmeye başlar.

İran kendisini savunduğunu söyleyecektir. İsrail kendisini savunduğunu söyleyecektir. Amerika müttefiklerini savunduğunu söyleyecektir. Her taraf, diğer tarafın tarihinde korkmak için bir sebep bulacaktır. Böylece savaş kapalı bir döngüye dönüşür.

Netanyahu ve Amerika Birleşik Devletleri

Netanyahu örneğinde daha tehlikeli olan, İsrail’in yalıtılmış bir devlet olmamasıdır; Amerika Birleşik Devletleri ile istisnai bir stratejik ilişkiye sahiptir. İsrail kendi tehdit tasavvurunu Amerikan politikasına aktarmayı başardığında, kararın etkisi Orta Doğu’yla sınırlı kalmaz.

Irak’a karşı savaş tarihsel bir örnektir; İran’la savaş ise daha tehlikeli bir örnektir. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri İran’la savaşa girdiğinde mesele iki devletin sınırlarıyla değil; Körfez’le, enerjiyle, deniz geçiş yollarıyla, piyasalarla, Avrupa’yla ve dünya ekonomisiyle ilgilidir.

Herhangi bir bölgesel liderin, süper gücü etkileri bütün dünyayı kapsayacak kadar genişleyen bir savaşlar silsilesine sürüklemeye hakkı var mıdır? Bana göre temel mesele budur.

En Büyük Tehlike: Son Bir Düşmanın Olmaması

Netanyahu’nun yönteminde beni kaygılandıran, belirgin bir sonun bulunmamasıdır. Irak bir tehlikeydiyse, ardından İran, sonra Hamas, sonra Hizbullah, sonra Suriye ve ardından bir kez daha İran geldiyse, nihai sınır nedir? Tehlike ne zaman sona erer? Barış ne zaman sıradaki tehlikeyi aramaktan daha önemli hâle gelir?

Çünkü uluslararası siyasette en tehlikeli şey, bir devletin güvenliğinin ancak çevresindeki herkesin kendisinden daha zayıf, kendisine boyun eğmiş veya kendi askerî denetimi altında olmasıyla sağlanacağına inanmasıdır. Bu barış değildir; bir korku dengesidir.

Gerçek barış, bir devletin her karşılaşmadan galip çıkmasına değil, devletlerin her karşılaşmayı daha büyük bir karşılaşmanın başlangıcına dönüştürmekten vazgeçmesine dayanır.

Netanyahu Birbirinden Kopuk Savaşlar Yürütmüyor

Bana göre hata, Netanyahu’yu yalnızca Gazze savaşı, yalnızca İran veya yalnızca Irak üzerinden incelemektir. Sürecin tamamını okumamız gerekir. Irak münferit bir olay değildi; İran münferit bir olay değildir; Gazze de münferit bir olay değildir. Bunlar, aynı güvenlik ve siyaset tasavvurunun halkalarıdır.

Tehlike, tehlike hâline gelmeden keşfedilmeli; daha da güçlenmeden karşılanmalıdır. Şimdi harekete geçmeyen, yarın bunun bedelini ödeyebilir.

Bu fikir bir kez uygulandığında mantıklı görünebilir; fakat kalıcı bir kurala dönüştüğünde, hiç kimsenin savaşmayı bırakmadığı bir dünya üretir.

Orta Doğu’dan Dünyaya

Burada Netanyahu’nun yarattığı tehlikenin İsrail’i, Filistinlileri ve Orta Doğu’yu aştığını düşünüyorum. Orta Doğu yalıtılmış bir bölge değildir: Dünyanın enerji kaynakları, en önemli ticaret ve deniz ulaşım yolları, Amerikan askerî üsleri ve Rusya’nın, Çin’in, Avrupa’nın çıkarları burada bulunmaktadır. İran’la yürütülecek herhangi bir geniş çaplı savaş, hızla uluslararası bir krize dönüşebilir.

Bu yüzden soru artık şu değildir: İsrail İran’dan ne istiyor? Asıl soru şudur: Bu gidişat dünyayı nereye sürükleyebilir?

Sonuç

Bana göre Netanyahu’nun siyasi geçmişi, bana barış ararken savaşa mecbur kalmış bir adamın portresini değil; tehlikeyi, güvenliği ve önleyici savaşı siyasi vizyonunun temel unsurları hâline getirmiş bir siyasetçinin portresini sunmaktadır. Düşman her değiştiğinde tehlikenin adı da değişmiş, fakat mantık aynı kalmıştır.

Asıl kaygımın kaynağı budur. Tehlike, İsrail’in güçlü olmasında veya kendisini savunmasında değildir; sıradaki düşmandan duyulan korkunun mevcut savaşın kalıcı gerekçesine dönüşmesindedir. Daha da tehlikelisi, bu bakışın Washington’a doğrudan ulaşan bir yola sahip olması ve böylece tek bir devletin korkularının, dünyanın en büyük askerî gücünün yürüttüğü savaşlara dönüşmesidir.

Tapınak Roma tarafından yıkıldı; Avrupa, trajedi Holokost’a varıncaya kadar, Yahudilere yönelik yüzyıllar süren bir zulme sahne oldu. Bütün bunlardan çıkarılacak ders şu olabilirdi: İnsanın, insanı ebedî bir düşmana dönüştürmesine izin vermeyin. Fakat korku ve zulüm hafızası siyasi bir doktrine dönüştüğünde, ders kendi karşıtına dönebilir: Kimseye güvenme, daima sıradaki düşmanı ara ve o sana vurmadan sen ona vur.

Netanyahu’yu harekete geçirdiğini düşündüğüm doktrinin tehlikesi burada yatmaktadır; bu doktrin tehlikeyi geçici bir olay olarak ele almaz, dünyaya kesintisiz bir düşmanlar ve varoluşsal tehditler silsilesi üzerinden bakar. Düşmanın adı değişir, coğrafyası değişir, fakat denklem aynı kalır: Tehlikeye büyümeden karşılık verilmelidir ve savaş, sıradaki tehlikeyi önlemenin kalıcı aracına dönüşür.

Bana göre bu doktrin yalnızca Filistinliler için, yalnızca İran veya bölge devletleri için tehlike oluşturmaz; Orta Doğu’yu aşarak uluslararası barışa, küresel güvenliğe ve insanlığın kendisine uzanan bir tehlike taşır. Çünkü tarihsel korkuyu güvenlik politikasının kalıcı temeli hâline getiren bir devlet, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere müttefiklerini, kapsamı her seferinde genişleyen art arda çatışmalara sürükleyebilir.

Her savaşın bir bahanesi olduğunda, her rakip «varoluşsal tehdit» diye nitelendirildiğinde ve her tehdit önleyici saldırıyı zorunlu kıldığında, en tehlikeli soru artık şu değildir: Düşman kim? Soru şudur: Bir sonraki düşman kim olacak? Büyük trajedi de burada yatmaktadır; çünkü dünya, savaşı korunma, korkuyu güvenlik ve düşmanı kalıcı bir proje hâline getiren bir doktrin altında sonsuza dek yaşayamaz.

Gerçek tehlike, Netanyahu’nun düşmanlarının olması değil; onun güvenlik anlayışının, dünyayı sürekli yeni bir düşman arayışı içinde tutan siyasi bir doktrine dönüşmesidir.

Bana göre Netanyahu’yu İsrail’in ve bölgenin sınırlarını aşan bir tehlike hâline getiren de bu doktrindir. Çünkü bu doktrin, tarihsel hafızayı insanlık için bir ders olmaktan çıkarıp yeni çatışmaların yakıtına dönüştürme tehdidi taşımakta ve tek bir devletin güvenliğini, bedelini bütün halkların ödediği bir meseleye dönüştürmektedir.

Tarihten düşmanlık döngüsünü kırmayı öğrenmezsek, onu yeniden üretmeye devam edeceğiz: Mağdur, ardından korku, ardından düşman, ardından savaş, ardından yeni bir mağdur. İşte burada bütün dünyanın kaygılanması gerekir.