Çağın Aldatmacası
İktidar, Din ve Medeniyet
İran ve İsrail: İlan edilen savaş ile planlanan sonuçlar arasında; söylemleri değil, sonuçları esas alan bir okuma.
Giriş
Bugün Orta Doğu tablosu karşısında kendini en çok dayatan sorulardan biri şudur: İran ile İsrail arasındaki savaş, birbirini ortadan kaldırmaya çalışan iki hasım arasında gerçek bir savaş mıdır, yoksa ilan edilen hedefleri iki taraf arasındaki karşılaşmanın sınırlarını aşan, daha büyük bir stratejik aldatmacayla mı karşı karşıyayız?
Görünürde İran ve İsrail doğrudan bir çatışma hâlindedir; birbirlerine tehditler yöneltmekte ve askerî saldırılarda bulunmakta, dünya ise operasyonları, açıklamaları ve siyasi söylemleri izlemektedir. Ancak ben bu okumada yalnızca İran’ın ya da İsrail’in söylediklerine değil, sahada fiilen yaşananlara ve bu savaşın doğurduğu sonuçlara bakıyorum.
Çünkü benim için soru yalnızca şu değildir: Kim kimi vuruyor? Asıl soru şudur: Kim kaybediyor? Kimin kapasitesi geriliyor? Ve sonuçlardan kim yararlanıyor?
İran, İsrail’i başlıca düşmanı olarak görüyorsa ve Filistin meselesi siyasi söyleminde güçlü bir yer tutuyorsa, neden gerilimin tırmandığı süreçte İran’ın bazı saldırıları Körfez ülkelerine yöneliyor, sivillerin evlerine kadar ulaşıyor, kadınları ve çocukları tehdit ediyor? Benim için asıl soru burada başlıyor: Gördüğümüz şey gerçekten tarafların ilan ettiği savaş mı, yoksa bunun ardında daha geniş bir stratejik süreç mi var?
İran ve İsrail: İlan Edilen Bir Savaş mı, Stratejik Bir Aldatmaca mı?
İran kendisini İsrail’le mücadele içinde sunuyor, İsrail’in bölge için bir tehlike oluşturduğunu ilan ediyor ve Filistin meselesine verdiği desteği siyasi projesinin bir parçası olarak ortaya koyuyor. Buna karşılık İsrail, İran’ı kendi güvenliğine ve bölgeye yönelik en büyük tehdit kaynaklarından biri olarak sunuyor. Böylece tablo açık görünüyor: karşılıklı saldırganlık, ilan edilmiş bir düşmanlık ve iki taraf arasında bir savaş.
Fakat söylemler yerine sonuçlara baktığımızda farklı bir tablo ortaya çıkıyor. Arap coğrafyası bedelin büyük bir bölümünü öderken, çatışma, İsrail’i hedef aldığı söylenen bir savaştan beklenebilecek ölçüde İsrail üzerinde doğrudan bir baskıya dönüşmeyebiliyor. Aksine, Körfez ülkeleri ve halklarının hedef ve tehlike alanına girdiğini; tesislerin, evlerin ve sivil toplulukların tehdit altında kaldığını görüyoruz.
Burada kendimi temel bir soruyla karşı karşıya buluyorum: Savaş İsrail’e karşıysa, neden bedelini Körfez’deki Müslümanlar ödüyor? Bu mantığa göre, İsrail’e karşı yürütülmesi beklenen bir savaşın, Filistin’in işgalinde taraf olmayan Arap ülkelerini kapsayacak biçimde tehlike alanını genişletmesi beklenmemelidir.
Filistin’den Körfez’e
En çok soru uyandırdığını düşündüğüm nokta budur. İran’ın Filistin, Kudüs’ün kurtarılması ve İsrail’le mücadele üzerine uzun bir söylem geçmişi vardır. Fakat çatışma geniş çaplı bir askerî aşamaya ulaştığında, Körfez vatandaşı kendisini füzelerle, insansız hava araçlarıyla ve evine, tesislerine, şehirlerine yaklaşan bir tehlikeyle karşı karşıya buluyor.
İlan edilen söylem ile fiilî sonuç arasındaki çelişki burada ortaya çıkıyor. Sonuç Körfez’deki Müslümanların vurulmasıysa, Filistin’in kurtarılmasından söz etmenin ne değeri var? Savaş aynı zamanda Arap ülkelerinin zayıflamasına, ekonomilerinin tehdit edilmesine ve halklarının tehlikeye atılmasına yol açıyorsa, İsrail’le mücadelenin anlamı nedir?
Buradan hareketle, göz ardı edilmesi kolay görünmeyen bir ihtimali gündeme getiriyorum: Körfez ülkeleri, esas olarak İsrail’e yönelmesi beklenen bir çatışmanın alternatif sahasına mı dönüştü?
Körfez’deki Güç Unsurlarının Ortadan Kaldırılması
Körfez ülkeleri yalnızca bir grup Arap ülkesinden ibaret değildir. Sahip oldukları petrol, doğal gaz, limanlar, deniz geçitleri, yatırımlar ve mali servetle Arap dünyasının en önemli ekonomik güç merkezlerinden birini oluştururlar. Bu nedenle Körfez’in hedef alınması yalnızca şehirlerin ya da tesislerin hedef alınması anlamına gelmez; Arap gücünün en önemli unsurlarından birinin hedef alınması anlamına da gelebilir.
Bu ülkeler askerî ve ekonomik bakımdan yıpratılır, enerji ve deniz geçitleri tehdit altına girer, bölge bir silahlanma yarışına ve sürekli bir korku ve istikrarsızlık hâline sürüklenirse, bunun etkileri doğrudan kayıpları aşar. Sürekli yıpranma, devletlerin kalkınmaya ve güç inşasına yatırım yapma kapasitesini azaltır, dış korumaya ve ittifaklara bağımlılıklarını artırır ve bağımsız karar alma yetilerini etkiler.
Buradan hareketle daha önemli soru şudur: Körfez’in hedef alınması savaşın yalnızca bir yan sonucu mudur, yoksa Körfez’in zayıflatılması savaşın daha geniş sonuçlarının bir parçasını mı oluşturur?
Sonuçtan Kim Yararlanıyor?
Bu okumayı “Kim doğruyu söyledi?” sorusu üzerine değil, gerçeklikle daha yakından ilişkili bir soru üzerine kuruyorum: Sonuçtan kim yararlanıyor? Savaş İran’ın yıpranmasına, Körfez ülkelerinin zayıflamasına, enerji kaynaklarının tehdit edilmesine, Arap ekonomisinin sarsılmasına, silahlanma yarışının artmasına ve Arap devletlerinin siyasi ve askerî bakımdan zayıflamasına yol açıyorsa, bu sonuçlar resmî söylemlerden bağımsız olarak incelenmeyi hak eder.
Daha da önemlisi şunu sormalıyız: İsrail çatışmanın aşamalarından askerî ve teknolojik üstünlüğünü hâlâ koruyarak çıkarken, Arap coğrafyası kesintisiz savaşlarla yıpranıyorsa, yalnızca iki devlet arasındaki bir savaşla mı, yoksa bölgedeki güç dengelerini yeniden şekillendiren bir süreçle mi karşı karşıyayız?
Aralarındaki savaşın ortak çıkarlarla ya da başka tarafların çıkarlarıyla kesişen sonuçlar doğurması için iki tarafın müttefik olması gerekmeyebilir. Bu nedenle İran ile İsrail’in müttefik olduğunu söylemiyorum; farklı bir soru soruyorum: Görünürde iki düşman arasındaki bir savaş olan bu savaşın ortak sonuçları olabilir mi?
Bütün Bunların Neresinde Filistin?
Benim için en acı verici soru şudur: Bu denklemde Filistin nerede? Filistin halkı işgal altında yaşıyor; Gazze yıkıma, öldürmelere ve yerinden edilmeye maruz kaldı; Lübnan ve Suriye ise yıllar boyunca bölgesel ve uluslararası çatışmalara sahne oldu.
İsrail projesine direnişe ilişkin ilan edilen söylem doğrultusunda, İsrail’le herhangi bir çatışma, Filistinliler üzerindeki baskıyı hafifletmek, İsrail’in kapasitesini zayıflatmak ya da bölge halklarının yararına yeni bir fiilî durum dayatmak için bir fırsat olabilirdi. Fakat çatışma Körfez ülkelerinin vurulmasına, sivillerin tehdit edilmesine ve evlerin hedef alınmasına dönüştüğünde, şu soruyu sormak meşru hâle gelir: Bu savaş gerçekten Filistin’e mi hizmet ediyor, yoksa başka Arap halklarına karşı yeni cepheler mi açıyor?
Filistin’i işgal eden Körfez ülkeleri değildir; Filistinlilere işgali dayatan da Körfez halkları değildir. Aksine, Filistin meselesi Arap ve İslam halklarının ortak vicdanında yer almaktadır. Bu nedenle Körfez’in zayıflatılması, nihayetinde Arap dünyasının Filistin meselesinde siyasi ve ekonomik etkisi olabilecek önemli bir bölümünün zayıflatılması demektir.
Paradoks burada ortaya çıkıyor: İsrail’e karşı olduğu söylenen savaş, Filistin’e en yakın olması beklenen Arap taraflarının zayıflamasıyla sonuçlanabilir.
İlan Edilmeyen Sonuç
Buradan bu okumanın özüne varıyorum. Nihai hakikate sahip olduğumu iddia etmiyor, bütün olayların tek bir merci tarafından kontrol edildiğini de söylemiyorum. Ancak incelenmeye değer bulduğum bir ihtimali gündeme getiriyorum: İran ile İsrail arasındaki savaş, askerî gerçekliğine ve düşmanca söylemine rağmen, sonuçlarından biri Körfez ülkeleri ile Arap dünyasının zayıflatılması olan daha geniş bir stratejik süreç içinde mi ilerliyor?
Savaş Arap devletlerinin yıpranmasına, Körfez’in tehdit edilmesine, enerji güvenliğinin sarsılmasına, ekonominin zayıflamasına, silahlanma yarışının artmasına, istikrarsızlığın sürmesine, İsrail üstünlüğünün devam etmesine ve Filistinlilerin acılarının sürmesine yol açıyorsa — araştırmacının bu sürecin niteliğini ve ondan yararlanabilecek tarafları sorgulama hakkı vardır.
Savaş askerî açıdan gerçek olabilir; ancak bu, sonuçlarının mutlaka tarafların ilan ettiği hedeflerle sınırlı olduğu anlamına gelmez. Çağın aldatmacası fikri tam da burada ortaya çıkıyor: İnsanların İran ile İsrail arasında bir savaş görmesi, buna karşılık daha derindeki sonucun bölgenin yeniden şekillendirilmesi ve içindeki güç unsurlarının zayıflatılması olması.
Daha Büyük Harita
Tabloyu anlamak için yalnızca İran’a ve İsrail’e bakmak yetmez; haritanın tamamına bakmak gerekir: İran, İsrail, Körfez, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin, Kızıldeniz, Hürmüz Boğazı, enerji, küresel ekonomi ve uluslararası ittifaklar.
Devletler güvenlik, nüfuz, ekonomi, enerji ve deniz geçitlerine ilişkin hesaplarla hareket eder; savaşların sonuçları, ilan edilen hedeflerinden çok daha büyük olabilir. Bu nedenle soru “Füzeyi kim ateşledi?” noktasında durmamalı; “Füze neye yol açtı? Ve sonuçları bizi nereye götürüyor?” sorularına uzanmalıdır.
Sonuç
Bu okumayı halktan gizlenmiş bir hakikat olarak değil, araştırmacının ve okurun önünde açık duran bir soru olarak sunuyorum. Çünkü soru yalnızca “İran ve İsrail düşman mı?” değildir; ilan edilen düşmanlık açıktır. Daha önemli soru şudur: Bu savaş nereye götürüyor?
İran, Filistin uğruna İsrail’le mücadele ettiğini söylüyorsa, Körfez’deki Müslümanlar neden kendilerini füzelerin altında buluyor? İran ile İsrail arasındaki savaş aynı zamanda İran’ın yıpranmasına, Körfez’in tehdit edilmesine, Arap dünyasının zayıflamasına ve İsrail üstünlüğünün sürmesine yol açıyorsa, şu soruyu sormak hakkımızdır: Bunlar yalnızca amaçlanmamış sonuçlar mıdır, yoksa daha geniş bir stratejik süreç mi vardır?
Çağın aldatmacası burada yatar: İnsanların kim kimi vuruyor sorusuyla meşgul olurken şu soruları sormaması: Kim kaybediyor? Kim yararlanıyor? Ve nihai sonuç bizi nereye götürüyor?
Belki de en tehlikeli savaşlar, haber ekranlarında gördüklerimiz değil, gerçek hedeflerini ancak sona erdikten sonra anladıklarımızdır. Buradan hareketle soru açık kalıyor: İran ile İsrail arasındaki savaş, amacı hasmı ortadan kaldırmak olan gerçek bir savaş mıdır, yoksa sonuçları arasında Körfez’deki güç unsurlarının ortadan kaldırılması ve Arap dünyasının zayıflatılması bulunan, Filistin’in ise en büyük kaybeden olarak kaldığı daha büyük bir stratejik aldatmacanın parçası mıdır?
