Uzman otomatik çeviri · terim ve kaynak denetiminden geçtiArapça özgün metin

Büyük savaşlar… Muharebeyi kim kaybeder, ardından dünyayı kim kazanır?

İktidar, din ve medeniyet

İçerik diliÖzgün dil: العربية
AnlatıcıTürkçe

Rusya–Ukrayna savaşından dünya düzeninin yeniden şekillendirilmesi hipotezine: Muharebelere değil, sonuçlara odaklanan bir okuma.

Bana göre Rusya–Ukrayna savaşı, onu Rusya ile Ukrayna arasındaki bir çatışmaya indirgeyen geleneksel anlatının ötesine geçen bir okumayı hak ediyor. Ben «gizli hükümet» fikrini kanıtlanmış bir gerçek olarak ele almıyorum; onu bir hipotez olarak ortaya koyuyorum: Sahnede görünmeyen, bu savaşın sürmesinden ve doğuracağı sonuçlardan yararlanan bir çıkar ve güç ağı bulunabilir mi?

Beni bu soruyu sormaya yönelten, bir yanda çatışmanın boyutu ve niteliği, diğer yanda ise tarafların ve onların arkasındaki güçlerin muazzam kapasiteleri arasında gördüğüm çelişkidir. Rusya, büyük kaynaklara ve geniş bir sanayi ve askerî altyapıya sahip nükleer bir devlettir. Ukrayna ise büyük ölçüde Batı'nın askerî, ekonomik ve siyasi desteğine dayanıyor. Buna rağmen savaş kesin bir sonuca bağlanmadı; aksine cephe hatlarının değiştiği, kayıpların biriktiği uzun bir yıpratma savaşına dönüştü.

Zamanlama sorusu: Bir insan savaş anında bulunduğu konuma nasıl gelir?

Bu noktada soru beni Volodimir Zelenski şahsiyetine götürüyor. Benim açımdan onun bu konumda bulunmasını sıradan bir siyasi tesadüf olarak ele almak güç. Sanat ve oyunculuk alanındaki bir kariyerin ardından, olağan ölçütlere göre kendisini birkaç yıl sonra modern çağın en tehlikeli savaşlarından biriyle karşı karşıya kalacak bir ülkeye liderlik etmeye hazırlayacak geleneksel bir siyasi veya askerî deneyimi olmaksızın Ukrayna cumhurbaşkanlığına geldi.

Burada onun şahsından, liderlik yeteneğinden ya da savaşın patlak vermesinden sonraki performansından değil; zamanlamadan, konumdan ve kendisini içinde bulduğu rolden söz ediyorum. Büyük siyasette büyük dönüşümlerin her zaman birbirinden bağımsız ya da rastlantısal biçimde gerçekleştiğine inanmak benim için zor. Bireylerin hayatlarında tesadüfler olabilir; ancak büyük devletlerden, ittifaklardan, enerji kaynaklarından, ordulardan, ticaret koridorlarından ve ekonomik krizlerden söz ettiğimizde, her adım kendisinden sonraki adımı etkiler ve her karar güç dengesini yeniden şekillendirir.

Zelenski'nin iktidara gelişi yalnızca Ukrayna'daki iç dönüşümlerin doğal bir sonucu muydu, yoksa dünya ile bölgenin zaten daha büyük bir karşılaşmaya doğru yöneldiği bir anda mı gerçekleşti?

Bana göre cevap yalnızca Zelenski'de değil, onun öncesinde yaşanan ve onu çevreleyen olayların bütün seyrinde aranmalıdır. Çünkü kişiden daha önemli olan, daha büyük bir sistem içinde üstlenir hâle geldiği roldür.

Savaş… Sonuçlarından kim yararlanır?

Dünyada meydana gelen büyük olayları birbirinden kopuk adalar olarak görmüyorum. Birinci Dünya Savaşı, muharebelerin sona ermesiyle biten bir savaştan ibaret değildi; dünya haritasını yeniden çizdi, imparatorlukları yıktı ve güç dengelerini değiştirdi. Ardından İkinci Dünya Savaşı geldi ve sonuçları bir tarafın diğerine galip gelmesinin çok ötesine geçti. Bu savaştan yeni bir dünya düzeni, yeni büyük güçler, yeni uluslararası kurumlar ve savaş öncesindeki dünyadan bütünüyle farklı siyasi, ekonomik ve güvenlikle ilgili düzenlemeler doğdu.

Burada tarih, göz ardı edilemeyecek bir soru ortaya koyuyor: Sonunda bu savaşlardan kim yararlandı? Yalnızca muharebeyi askerî açıdan kimin kazandığı değil, savaşlardan siyasi, ekonomik ve stratejik bakımdan kimin daha güçlü çıktığı ve sonrasında ortaya çıkan düzeni şekillendirme gücüne kimin sahip olduğu sorusu.

Uluslararası siyaseti okurken yalnızca savaşı kimin başlattığına veya ilk kurşunu kimin sıktığına değil, savaşın meydana getirdiği sonuçlardan kimin yararlandığına odaklanmak gerektiğine dair kanaatim buradan kaynaklanıyor. Büyük savaşlar yalnızca ölü sayısıyla ya da sınırları değişen toprakların yüzölçümüyle değil, geride bıraktıkları yeni düzenle de ölçülür.

Bu nedenle Rusya–Ukrayna savaşına baktığımda yalnızca “Rusya mı, Ukrayna mı kazanacak?” diye sormuyorum. Şunu da soruyorum: Savaş sona erdikten sonra dünya nasıl görünecek? Ona biçimini kim verecek? Ve bugün, savaşın ardından gelecek dünyaya kim hazırlanıyor?

Ukrayna'yı aşan bir savaş

Rusya–Ukrayna savaşını Orta Doğu'da yaşananların, enerji piyasalarındaki dönüşümlerin, ittifakların yeniden şekillenmesinin, askerî harcamalardaki artışın ve ekonomik çalkantıların yanına koyduğumda, bütün bunları aralarında hiçbir bağ bulunmayan bağımsız olaylar toplamı olarak ele almakta zorlanıyorum.

Benim gözümde olaylar tek bir yönde ilerliyor. Devletlerin yakın hedefleri farklı olabilir, birbirleriyle çatışabilirler ve her taraf inisiyatifin kendisinde olduğunu düşünebilir. Ancak nihai sonuç, tarafların kendi iradelerini aşan bir yöne akabilir.

Bu nedenle Zelenski'yle ilgili soruya geri dönüyorum. Belki savaşı meydana getiren o değildir; belki olayların kendisini nereye götüreceğini başlangıçtan itibaren bilmiyordu. Fakat benim için soru “Savaşı planlayan Zelenski miydi?” değil, şudur: Onu, bu savaşın en önemli yüzlerinden biri hâline gelebileceği konuma kim yerleştirdi? Çatışmanın küresel bir simgesine dönüşmesinden kim yararlandı? Savaşın sürmesinden kim yararlandı? Ve savaştan doğacak dünyadan kim yararlanacak?

Burada başka bir hipotez beliriyor: Ya nihai hedef Ukrayna'yı yıkmak ya da Rusya'yı yenilgiye uğratmak değil de Avrupa'yı yeniden şekillendirmekse? Uzun süren savaş yalnızca iki tarafını yıpratmaz; onları çevreleyen ortamı da yeniden şekillendirir. Rusya askerî ve ekonomik açıdan yıpratılıyor. Ukrayna yıkıma uğruyor, nüfusunun ve altyapısının büyük bir bölümünü kaybediyor. Avrupa giderek artan ekonomik ve güvenlikle ilgili yükler üstleniyor. Askerî harcamalar yükseliyor. Avrupa'nın enerji haritası değişiyor. Kıta, savunma sistemini yeniden inşa etme ve güvenlik ilişkilerini düzenleme bakımından yeni bir aşamaya giriyor.

Belki de istenen ne Rusya'nın tam bir zafer kazanması ne de Ukrayna'nın tam bir zafer kazanmasıdır; belki de istenen hiç kimsenin kazanmamasıdır.

Çünkü Rusya'nın tam zaferi Avrupa içindeki güç dengesinde köklü bir değişikliğe yol açabilirken Ukrayna'nın tam zaferi farklı bir sonuca götürebilir. Savaşın sürmesi ise üçüncü bir durum üretir: Rusya'nın yıpratılması, Ukrayna'nın yıkılması ve Avrupa'nın yeniden şekillendirilmesi.

Irak, Libya ve Suriye… Örüntü tekrarlanıyor mu?

Bana göre yalnızca Ukrayna'ya bakmam da gerekmiyor. Irak'ta rejim devrildi; fakat bu, çatışmanın sonu olmadı. Ardından siyasi ve güvenlikle ilgili istikrarsızlıklar, yıllarca süren iç ve bölgesel çatışmalar geldi. Libya'da askerî müdahale Kaddafi rejiminin devrilmesine yol açtı; ancak devlet bunun ardından istikrar dönemine değil, uzun bir siyasi, askerî ve kurumsal bölünme dönemine girdi. Suriye'de ise kriz, bölgesel ve uluslararası güçlerin ve silahlı grupların dâhil olduğu çok taraflı bir savaşa dönüştü. Çatışma uzun yıllar sürerken devlet, toplum ve ekonomi muazzam bir yıpranmaya maruz kaldı.

Bu ülkelerin koşulları da içlerindeki çatışmaların niteliği de farklı olabilir. Ancak karşılaştırma tek bir soru ortaya koyuyor: Bir siyasi rejimi devirmek, ardından mutlaka istikrarlı bir devlet inşa etmek anlamına mı gelir? Yoksa devleti zayıflık, bölünme ve yıpranma hâlinde tutmak, bazen savaşı izleyen sonucun bir parçası olabilir mi?

Bir devleti zayıflatmak isteyen, onu mutlaka bütünüyle yıkmak zorunda değildir. Onu uzun süreli bir yıpranma hâlinde tutmak, bir hamlede yıkmaktan daha etkili olabilir. Buradan daha büyük soruya dönüyorum: Gördüklerimiz yalnızca savaşların amaçlanmamış sonuçları mı, yoksa devletleri tükenmişlik ve istikrarsızlık hâlinde tutmak, bazı durumlarda başlı başına bir hedefe dönüşebilir mi?

Orta Doğu ve enerji koridorları

Ardından Orta Doğu'ya başka bir açıdan bakıyorum. Rusya–Ukrayna savaşı, İran etrafında geniş çaplı bir çatışmayla ve enerji koridorlarında muhtemel bir aksaklıkla eş zamanlı gerçekleşirse tablo savaşan devletlerin sınırlarını aşar: Karadeniz, Akdeniz, Bâbülmendep, Körfez ve Hürmüz Boğazı. Bunlar haritadaki noktalardan ibaret değildir; küresel ekonominin dayandığı ticaretin ve enerjinin geçtiği stratejik koridorlardır.

Bu koridorlardan birden fazlasında aynı anda aksaklık yaşanırsa etki, savaşların sürdüğü ülkelerle sınırlı kalmaz: Enerji fiyatları yükselir, dünya ticareti etkilenir, taşıma ve sigorta maliyetleri artar, ekonomik baskılar yoğunlaşır ve hükümetler krizleri yönetmeye ve sonuçlarını denetim altına almaya daha fazla ihtiyaç duyar.

Burada daha büyük hipoteze ulaşıyorum: Ya tanık olduğumuz savaşlar ve krizler birbirinden ayrı olaylar değilse? Ya doğrudan veya dolaylı biçimde dünyayı tek bir yöne itiyorlarsa: Devletleri zayıflatmak, ekonomileri yıpratmak, ittifakları yeniden şekillendirmek, enerji kaynaklarını yeniden dağıtmak, askerî harcamaları artırmak, teknolojiye bağımlılığı genişletmek ve güvenlik kavramını ulusal bir meseleden küresel nitelikli bir meseleye dönüştürmek?

Ardından insanların mevcut uluslararası düzenin artık biriken krizlerin boyutuyla baş edemediğini hissettiği bir aşama gelir. O zaman yeni bir soru ortaya çıkabilir: Yeni bir dünya düzenine ihtiyacımız yok mu? Daha merkezî bir düzen, daha güçlü uluslararası kurumlar, daha fazla birleştirilmiş mali mekanizmalar, daha sıkı denetlenen dijital sistemler ve belki de —bu senaryonun en uç noktasında— tek bir dünya parası fikrine kadar uzanan, daha fazla birleştirilmiş bir küresel para sistemi.

Dünya düzeninin yeniden şekillendirilmesiyle mi karşı karşıyayız?

Buradan başka bir hipotez ortaya çıkıyor: Belki Üçüncü Dünya Savaşı nihai amaç değildir; dünya düzenini yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş bir sürecin aşamalarından biri olabilir. Belki de öncesindeki krizler dizisi, dünyayı normal koşullarda kabul etmeye hazır olmadığı değişiklikleri kabule psikolojik, siyasi ve ekonomik bakımdan hazırlayan şeydir.

Ancak burada göz ardı edilemeyecek bir çelişki beliriyor: Bütün bu seyri planlayabilecek bir merci varsa, milyonlarca insanı, orduları, devletleri ve ekonomileri, ayrıca halkların tepkilerini ve beklenmedik sonuçları gerçekten denetleyebilir mi? Yoksa bütün bu olayları tek bir plan içine yerleştirme çabası, başlı başına bir tarih okuma hatası olabilir mi?

Paradoks da burada yatıyor: Tablo tek bir yönde ilerliyormuş gibi göründükçe başka bir soru beliriyor: Bir planla mı karşı karşıyayız? Yoksa her birinin kendi çıkarları bulunan ve olayların benzer sonuçlara sürüklediği farklı güçler toplamıyla mı?

Bu nedenle bu hipotezi kesin bir gerçek olarak sunmuyor, okuyucunun önüne açık bir soru olarak koyuyorum: Denetimden çıkmış bir savaşlar ve krizler dizisiyle mi, yoksa dünya düzeninin aşamalı biçimde yeniden şekillendirilmesi süreciyle mi karşı karşıyayız? Belki de daha önemli soru “Savaşı kim kazandı?” değildir. Asıl soru şudur: Sürmesinden kim yararlandı? Sonuçlarından kim yararlandı? Ve ardından doğacak düzenden yararlanabilecek olan kimdir?

Güç merkezinin yer değiştirmesiyle mi karşı karşıyayız?

Bana göre dünyanın geçtiğimiz on yıllarda tanık olduğu olayları tek bir bağlama yerleştirdiğimde, bunları aralarında hiçbir bağ bulunmayan ayrı olaylar olarak ele almakta zorlanıyorum. Uzun zamandır faaliyet gösteren küresel bir çıkar ağının bulunması ihtimalini ortaya koyuyorum. Bu ağın mutlaka görünür ya da doğrudan biçimde değil, dünyayı belirli sonuçlara doğru aşamalı olarak iten siyasi, ekonomik ve askerî koşulları üreterek işliyor olması ihtimalini.

Benim okumama göre bu sonuçlar arasında İsrail nüfuzunun coğrafi ve stratejik kapsamının genişletilmesine zemin hazırlanması da bulunuyor. Benim için mesele yalnızca mevcut sınırlarla değil; çevredeki ortamı yeniden şekillendirmeye, tehdit oluşturabilecek güçleri zayıflatmaya ve Orta Doğu'daki güç dengelerini yeniden çizmeye dayanan daha geniş bir projeyle ilgilidir.

Irak, Libya ve Suriye'de yaşananlara, ardından Gazze, Lübnan ve İran'da yaşananlara baktığımda, üzerinde durmayı hak eden bir seyir görüyorum: Büyük Arap devletleri ve bölge devletleri geçtiğimiz on yıllarda savaşlara, bölünmelere, dış müdahalelere ve yıpranmaya maruz kaldı. Buna karşılık İsrail'in çevresinde askerî harekette bulunma kapasitesi genişledi; bölgesel hasımları ise kendi iç krizleriyle daha fazla meşgul olur veya yıpranmaya daha fazla maruz kalır hâle geldi.

Bu hipotez doğruysa savaşlar birbirinden ayrı hedefler değil, daha uzun bir seyir içindeki araçlardır: Bir savaş bir devleti zayıflatır, bir diğeri bir ittifakı çözer, üçüncüsü bölgesel bir gücü yıpratır; bir ekonomik kriz öncelikleri yeniden sıralar, enerji üzerindeki bir çatışma ittifakları yeniden şekillendirir. Ardından sonuçlar birikir ve birkaç yıl önce imkânsız görünen coğrafi ve siyasi değişim mümkün hâle gelir.

Coğrafi genişlemeden nüfuzun genişlemesine

Burada daha geniş bir fikre ulaşıyorum: Ya mesele yalnızca coğrafi genişleme değil, küresel güç merkezinin kendisinin yeniden taşınmasıysa? İkinci Dünya Savaşı'nın ardından Amerika Birleşik Devletleri uluslararası düzenin en belirgin gücü hâline geldi ve Washington küresel siyasi, ekonomik ve askerî kararların başlıca merkezlerinden biri oldu.

Fakat ya bu düzenin kendisi bir geçiş aşamasındaysa? Ya Amerika Birleşik Devletleri birbirini izleyen savaşlar, ekonomik krizler ve askerî yıpranma yoluyla dünyaya liderlik etme kapasitesinin bir bölümünü giderek kaybediyorsa? Bu hipotezde İsrail, müttefik bir devletten daha fazlası hâline gelir; Orta Doğu'nun kendisi üzerinden yeniden şekillendirildiği bölgesel merkeze, ardından bölgeyi aşan bir nüfuz merkezine dönüşebilir.

Çevresindeki bölgesel güçler zayıflatıldıkça onun hareket alanı genişler. Amerika Birleşik Devletleri çok sayıda maliyetli savaşta yıprandıkça tek hegemonik güç olarak varlığını sürdürme kapasitesine ilişkin soru daha fazla gündeme gelir.

Ya gördüğümüz, yalnızca bir devletin yükselişi değil de dünya düzeninin yönetim merkezinin aşamalı olarak yer değiştirmesiyse?

İsrail'e Amerika Birleşik Devletleri'yle karşılaştırıldığında küçük bir devlet olarak bakarsak bu önerme uzak bir ihtimal gibi görünebilir. Ancak ben güç merkezinin basit bir coğrafi yer değiştirmesinden değil; nüfuz ve karar alma merkezlerinin, mali ağların, teknoloji, güvenlik ve uluslararası ittifak ağlarının yer değiştirmesinden söz ediyorum. Bu geçiş tek seferde değil, aşamalar hâlinde gerçekleşebilir: Hasımları zayıflatmak, bölgeyi yeniden şekillendirmek, ittifakları yeniden düzenlemek, enerji kaynaklarını yeniden dağıtmak, uzun savaşlarla bazı büyük güçleri zayıflatmak ve ardından rolün bugünkünden çok daha büyük olacağı yeni bir sistem inşa etmek.

Muhtemel seyrin halkaları

Buradan hareketle, dağınık görünen olayların bu hipoteze göre tek bir seyir içinde birbirini izleyen halkalar olabileceğini düşünüyorum: Irak, Libya, Suriye, Gazze, Lübnan, İran, Ukrayna, Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, enerji, deniz koridorları ve küresel ekonomi. Her dosya tek başına bakıldığında ayrı görünür. Ancak onları tek bir tabloya yerleştirdiğimde, gücün yeniden dağıtılmasına yönelik muhtemel bir yöntem görüyorum.

O zaman soru artık “İsrail şu ya da bu savaştan yararlanıyor mu?” olmaktan çıkar ve şuna dönüşür: Onu, bölgeyi ve uluslararası düzeni sarsan savaşlar ve krizler dizisinin nihai yararlanıcısı hâline getiren uzun vadeli bir seyir var mı? Eğer öyleyse proje yalnızca bir sınır projesi değil, daha büyük bir projenin parçasıdır: Orta Doğu'yu yeniden inşa etmek, rakip güçleri zayıflatmak, ardından büyük güç tarafından desteklenen devlet konumundan, daha önce dayandığı düzenin oluşturulmasına katılan güç konumuna aşamalı olarak geçmek.

Burada hipotezimin özüne ulaşıyorum: Belki Amerika Birleşik Devletleri küresel gücün seyrindeki son durak değildir. Geçişin yarın gerçekleşmesi gerekmez; öngördüğüm biçimde gerçekleşmesi de gerekmez. Ancak olaylar gerçekten bu yönde ilerliyorsa bugün tanık olduklarımız güç merkezinin yer değiştirmesinin aşamalarından yalnızca biri olabilir. Burada nihai soru şuna dönüşür: Yalnızca Orta Doğu'nun sınırlarının yeniden çizilmesiyle mi, yoksa gelecek dönemde dünyaya hükmedecek güç merkezinin yeniden çizilmesiyle mi karşı karşıyayız?

Sonuç: Savaşı kim kazandı, yoksa ardından dünyayı kim kazandı?

Sonunda, bu okumanın bütününün anahtarı olarak gördüğüm fikre dönüyorum: Modern savaşlar muharebeyi kimin kazandığıyla mı, yoksa savaşın ürettiği dünyadan kimin yararlandığıyla mı ölçülür?

Birinci Dünya Savaşı: Kim daha güçlü çıktı? İkinci Dünya Savaşı: Kim daha güçlü çıktı? Irak: Devletin çöküşünden kim yararlandı ve rejimin devrilmesinden sonra ne oldu? Libya: Kaddafi'nin devrilmesinden sonra ne oldu ve ardından gelen bölünme durumundan kim yararlandı? Suriye: Çatışmanın sürmesinden kim daha güçlü çıktı? Ukrayna: Bu savaşta kim yıpranıyor ve savaşın sürmesi sonucunda kim kendi konumunu yeniden düzenliyor? İran: Zayıflatılmasından kim zarar görüyor ve kimin stratejik ortamı kendi lehine değişiyor?

Bu soruları yan yana koyduğumda, daha önemli gördüğüm soruya ulaşıyorum: İsrail bu dönüşümlerden yalnızca yararlanan bir aktör mü, yoksa bu dönüşümleri üreten seyrin bir parçası mı? Önemli olan yalnızca savaşı kimin başlattığını veya muharebede kimin galip geldiğini bilmek değil; savaştan kimin daha fazla toprağa, daha geniş nüfuza, daha zayıf hasımlara ve sonrasında oluşan düzende daha güçlü bir konuma sahip olarak çıktığını bilmek olabilir.

Burada savaşı okuma biçimi değişir. Savaş harita üzerinde sona erebilir; ancak etkileri onunla birlikte sona ermez. Devletler yıkılabilir, sınırlar değişebilir, ittifaklar çökebilir, yeni güçler ortaya çıkabilir, enerji ve ticaret yolları değişebilir. Ardından dünya, eski düzenin enkazı üzerinde yeni bir düzen inşa etmeye başlar.

Savaş sona erdiğinde muharebeyi kim kaybetmiş olacak… Ve ardından gelen dünyayı kim kazanmış olacak?

İkinci fesat… Ve büyük böbürleniş

﴿وَقَضَيْنَا إِلَىٰ بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوًّا كَبِيرًا﴾ (Kitap'ta İsrailoğullarına şu hükmü bildirdik: Yeryüzünde mutlaka iki kez fesat çıkaracak ve büyük bir böbürlenişle böbürleneceksiniz.) [الإسراء: ٤]

Ayetin ifade biçiminde üzerinde durmayı hak eden bir incelik buluyorum. Kur'an yalnızca İsrailoğullarının yeryüzünde iki kez fesat çıkaracağını söylememiş, fesada ilişkin haberi «büyük böbürleniş» ile ilişkilendirmiştir. Buradan hareketle bugün içinde yaşadığımız aşamayı, Kur'an'ın haber verdiği ikinci fesat olma ihtimali çerçevesinde okuyorum.

İlk fesat daha önceki bir tarihsel aşamada gerçekleşmiş olabilir. Çağımızda gördüğüm ikinci fesat ise bu okumaya göre yalın bir fesat olarak değil, büyük bir böbürlenişle birleşmiş bir fesat olarak ortaya çıkıyor. Buradaki böbürlenişi yalnızca maddi veya askerî üstünlük olarak değil; başkalarına iradesini dayatmaya, yeryüzünde genişlemeye ve çevresindeki siyasi ortamı yeniden şekillendirmeye imkân veren bir güç ve nüfuz düzeyine ulaşmak olarak ele alıyorum.

Ayet burada, bu makalede ortaya koyduğum soruyla kesişiyor: Birbirini izleyen savaşlar ve krizler devletlerin zayıflatılmasına, bölgesel güçlerin yıpratılmasına, sınırların yeniden çizilmesine, ittifakların yeniden düzenlenmesine ve ardından nüfuzun genişlemesine imkân veren bir ortamın hazırlanmasına yol açıyorsa soru şuna dönüşür: Bugün tanık olduğumuz şey, fesadın ayetin işaret ettiği büyük böbürlenişle birleştiği aşama olabilir mi?

Bu noktada genişlemeden söz etmek yalnızca coğrafyadan söz etmek olmaktan çıkar; güç ve nüfuza ve yeni bir gerçekliğin dayatılmasına imkân verecek biçimde bölgenin yeniden şekillendirilmesine dayanan bir projeden söz etmek hâline gelir. Okuyucunun önüne koyduğum soru şudur: Fesat iki kez gerçekleşecekse ve büyük böbürleniş bu haberle bağlantılıysa, bugün fesat ile böbürlenişin birleştiği ikinci aşamayla mı karşı karşıyayız? Eğer öyleyse tanık olduğumuz savaşlar, devletlerin yıpratılması, Orta Doğu'nun yeniden şekillendirilmesi ve nüfuzun genişlemesi birbirinden ayrı olaylar değil, daha büyük bir tarihsel aşamanın parçaları mı?

Belki de soru yalnızca “Savaşı kim kazandı?” değildir. Asıl soru şudur: Savaştan, ardından gelen dünyaya kendi iradesini dayatma bakımından kim daha güçlü çıktı?